İmam Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İmam Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2018 Perşembe

Necmeddin Tabesî ile İmamet ve Mehdîlik üzerine bir söyleşi

İmamet ve Mehdîlik, her çağın en güncel tartışması olmuştur. Ahir zamanda bir kurtarıcının ortaya çıkacağı inancı bütün semavî dinlerin başat inançlarından birini oluşturur. Aşağıda okuyacağınız söyleşide, Hüccetülislam Necmeddin Tabesî, temel Ehl-i Sünnet kaynakları çerçevesinde İmamet ve Mehdîlik konusunu ele aldı. 

Önce, bize İmamet ve Mehdîlik konusunda yaptığınız çalışmalardan ve kitaplarınızdan söz eder misiniz?
 
Bendeniz bu iki konuda çeşitli kitaplar kaleme aldım. Yayımlanan ilk kitabım Çeşmendazi be Hükûmet-i İmam-ı Zaman (a.s.) (İmam Zaman Devletinin Tasviri) başlığını taşıyor. Bu kitabımı yazmaya Şuş bölgesinde cephedeyken başlamıştım. Şimdide kadar otuz baskı yaptı ve İngilizce, Urduca, Arapça, Rusça ve Almanca gibi dillere tercüme edildi. Ayrıca, kardeşlerimin ve fazıl dostlarımın katkılarıyla, sekiz ciltlik Mucem-i Ehadis-i İmam Mehdî (a.s.) başlıklı, İmam Mehdî hakkında varid olan hadislerin alfabetik sırayla ele alındığı bir sözlük hazırladım. Bunlardan başka, otuz yıl önce yazdığım Recat ez Nazar-i Şia (Şia'ya Göre Recat) başlıklı bir kitabım bulunuyor. Bir başka kitabım Tâ Zuhur (Zuhura Değin) başlığını taşıyor. İki ciltten oluşan bu kitapta İmam Zaman'la ilgili önemli tartışmaları ele aldım. Bunların dışında yine İmamet ve Mehdîlik konusunu işleyen ondan fazla kitabım var. On yıldan fazladır derslerimde İmam-ı Zaman konusunu işliyorum. Öte yandan, Velayet ve el-Kevser kanallarında Mehdîlik konulu programlarım yayınlanıyor.
 
Mehdîlik araştırmalarının öneminden söz edebilir misiniz?
 
Mehdîlik konusu birkaç bakımdan önemlidir: Birincisi, bu konudaki ayet ve rivayetlerin sayısı dikkat çekecek oranda çoktur. Çalışmalarımız neticesinde iki yüz ayetin ve Şiî-Sünnî hadis derlemelerinde yer alan iki bin hadisin bu konuyla ilgili olduğunu tespit ettik. Ayrıca, bu konuyla ilgili beş binden fazla kitap yazıldığını da saptadık. Öte yandan, dinî mercilik makamı ve ilim havzaları İmam-ı Zaman'ın (a.s.) varlığının delilleri ve nişaneleridir. Ayetlerin ve hadislerin sayıca çokluğunun yanında İmam-ı Zaman'ın asıl, bütün görüngülerinin ise kopya olduğu, O'nun zuhurunun mazharları olmaları hakikati konunun önemini ve araştırılmasının gerekliğini açıkça ortaya koyuyor. Bütün bunların yanı sıra İslâm düşmanlarının, bizim kuvvet noktalarımızın en önemlisi olan Mehdîlik inancını suiistimal etmeleri konuyu daha da önemli bir hale getirmektedir.
 
Düşmanların Mehdîlik inancını suiistimal ettiklerinden söz ederken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
 
Bu inanca dayalı münharif fırkaların vücuda getirilmesinden söz ediyorum. Yemanî ve Hasanî isimlerinde birtakım sahte şahsiyetlerin, İmam Mehdî (a.s.) ile istedikleri zaman görüşebildiklerini iddia etmeleri, O'nunla mektuplaştıklarını öne sürmeleri, böyle bir gündemin oluşturulmasını örnek verebilirim. Son zamanlarda sıkça karşılaşılan bu gibi olaylar, perde arkasında bunları yönlendiren bir elin varlığına delalet etmektedir.
 
 Bu sapmalar ve söz ettiğiniz olaylar ne gibi sonuçlar doğurur?
 
Çok sayıda menfi sonucu olacaktır. Ezcümle dinî mercilerden umut kesilir, toplumda karamsarlık hâkim olur. Nitekim onların istedikleri de merciliğin tamamen ortadan kalkmasıdır; güya gaybet döneminde mercilerin aracılık etmediği, herkesin İmam-ı Zaman'la bizzat irtibat kurup iletişime geçtiği düşüncesini ortaya çıkarmak ve böyle bir algıyı yaygınlaştırmak istemektedirler. Bütün bunlar beraberlerinde çok tehlikeli sonuçlar getirirler. Bunun bir örneği, Necef'te ortaya çıkan ve dinî merciye suikast planlayan, ancak Allah'ın takdiriyle bu planı suya düşen Sema Ordusu hareketidir. Örnekler çoğaltılabilir. Neticede bu tür hareketlere mensup olanların inançları zarar görmektedir.
 
Mehdîlik konusuna eğilmeyi gerektiren bir diğer sebep, bu konuya gösterilen küresel ilgidir. Afrika'dan Sudan'dan ve Avrupa'dan İsveç, Danimarka gibi ülkelerden insanlar beni davet ettiler ve ben onlara Mehdîlik inancını anlattım. Bu, Mehdîlik düşüncesinin bugün dünyanın güncel meselelerinden biri olduğunu, çok fazla ilgilisi bulunduğunu gösterir. Bütün bunlar, ilim havzalarında müderrislerin bu konuya eğilmelerini gerektirir. Böylelikle sapmaların ve hurafelerin önü alınabilir ve hakikat, bir inanç meselesi olarak insanlara anlatılır. Nitekim İran İslâm Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Hamaneî de bir konuşmasında bu hususa dikkat çekmiş ve Mehdîliğin âlimane bir dikkatle ve tutumla ele alınması gerektiği üzerinde durmuş, bu konunun geçiştirilemeyeceğini vurgulamıştır.
 
Ehl-i Sünnet'in Mehdîlik konusuna yaklaşımı nasıl?
 
Geçmişte ve günümüzde Mehdîlik inancını kabul eden Sünnî âlimler bulunmaktadır. Elbette onların inanması veya inanmaması bizim açımızdan farksızdır, çünkü bizim inancımız sağlam delillere dayanmaktadır. Bizim Ehl-i Sünnet'in bu konudaki görüşünü dillendirmemizin nedeni, öncelikle onları bu inançtan haberdar etmektir. İkinci olarak da bizim bu inanç bağlamında tek olmadığımızı göstermektir. Mehdîlik inancını, İbn Haldun gibi birkaçı dışında bütün Ehl-i Sünnet uleması kabul etmektedir.
 
Sünnî âlimlerin görüşlerinden örnekler vererek konuyu biraz açabilir misiniz?
 
Sünnî ulemanın konuyla ilgili görüşlerini size kısaca aktarayım. Cüveynî şöyle der: “Her kim Mehdîlik inancına, sünneti inkâr maksadıyla muhalefet ederse kafir olur; lakin sadece âlimlerin görüşlerine muhalefet ederse cezası tazirdir.”
 
Mutaassıp İbn Kesir en-Nihaye fi'l-Fiten ve'l-Melâhim adlı kitabında (c. 1, s. 15) şöyle yazar: “Ahir zamanda gelecek olan ve raşit halifelerden ve hidayet edici imamlardan biri olduğu belirtilen Mehdî hakkında çok sayıda hadis vârid olmuştur.”
 
Tirmizî'nin Sünen'ine yazdığı şerhinde, Tuhfetu'l-Ahvazî'de Kefurî (c. 6, s. 402) şöyle yazar: “Mehdî'nin huruç edip zahir olacağı sözü, hak sözdür.”
 
Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir kısmı da Sakaleyn Hadisi'ni delil göstererek Ehl-i Beyt'ten bir kişinin her devirde olması gerektiği sonucuna varmışlardır. Mesela Uceylî, söz konusu hadisi ele alırken şöyle yazar: “Bu hadisten, Kitab'ın, Sünnet'in ve Ehl-i Beyt'in kıyamet gününe değin var olması gerektiği anlaşılır.” Yine Cevâhirü'l-Ikdeyn kitabında (c. 2, s. 96) şöyle kaydedilir: “Bu hadisten anlaşılan, hadisin somut bir örneğe, mısdağa sahip olabilmesi için kıyamet gününe kadar Ehl-i Beyt'ten birinin var olması gerektiğidir.”
 
Hâfız Ebu'l-Hasan Âbirî Menâkıbu Şafiî kitabında şunları yazar: “Mehdî'den söz eden hadisler mütevatirdir ve bu hadislerde Mehdî'nin Ehl-i Beyt'ten olduğu, yedi yıl hükmedeceği ve yeryüzünü adaletle dolduracağı; Hz. İsa'nın da huruç edip O'na Deccal'i öldürmesinde yardımcı olacağı ve O'nun arkasında namaz kılacağı geçmektedir.”
 
Şevkânî de et-Tevzih fi Tevatüri mâ-câe fi Mehdî el-Muntazer ve'd-Deccal ve'l-Mesih adlı kitabında şunları yazar: “Mehdî hakkında vârid olan ve bugün ulaşılabilen elli hadis, sahih, hasen, zayıf diye tasnif edilmekle beraber bu hadisler mütevatirdir.”
 
Kettanî de en-Nazmu'l-Mutenâsir kitabında bunu söyler. Bütün Sünnî ulemanın konuyla ilgili görüşlerini okumak isterseniz el-Mehdî el-Muntazer fi Dui'l-Ehadis ve'l-Asari's-sahiha adlı kitabı mütalaa edebilirsiniz. Netice itibariyle bütün ulema Mehdîlik inancını ve bir kurtarıcının geleceğini kabul etmiştir; etmeyenler ya ilmî açıdan yetersizdirler ya da siyasîlerin etkisinde kalmışlardır veyahut da Ehl-i Beyt'e düşmanlık beslemektedirler.
 
Mesela İbn Haldun Mukaddime'sinde (s. 52) Mehdîlik düşüncesini hafife alır ve bu düşüncenin Şia'ya mahsus olduğunu savunarak inkâr eder: “(Bu konudaki) rivayetler zayıftır ve mesele, Şia'ya özgüdür.” Onun bu sözlerine Sünnî ulema şiddetle karşı çıkmıştır. İbn Hanbel'in Müsned'ini şerh eden Ahmed Muhammed Şakir (c. 5, s. 175), İbn Haldun'un sözlerine muhalefet eder ve şöyle yazar:
 
“İbn Haldun, hakkında ilim sahibi olmadığı bir konuda söz söylemiş; bunu yaparken de siyaset ve devletle ilgili tartışmaların, hizmet ettiği meliklerin, sultanların etkisinde kalarak Mehdîlik inancının Şia'ya mahsus olduğu zannına kapılmıştır. Bu yüzden de kitabının ‘Fatımîliğe Dair Fasıl' başlığı altında birbiriyle çelişen tuhaf görüşler ileri sürmüş, açıkça hataya düşmüştür. İbn Haldun, hadisçilerin sözlerinden bir şey anlamaz. Eğer anlamış olsaydı bu görüşleri ileri sürmezdi. Belki de anlamıştır ancak güncel siyasî meselelerden dolayı (hadisleri) tezyif edip zayıf addetmiştir.”
 
Rahmetli babam eş-Şia ve'r-Recat adlı kitabında şöyle yazmıştı:
 
“İbn Haldun'un derdi başkaydı; o, Ehl-i Beyt'e düşmanlık beslerdi. Kitabını incelerseniz onun Ehl-i Beyt'i Havaric'le birlikte ele aldığını; Ehl-i Beyt'in fıkhını ve ilmî mirasını, Haricîlerin bidatleri gibi bidat saydığını görürsünüz.” Sonra Allame Şerefeddin'den şu beyti alıntılar: “Ey ölüm, gel ve beni al, çünkü ben, İbn Haldun gibilerin bu sözlerinden sonra yaşamak istemem!”
 
Ehl-i Sünnet'in hem geçmiş hem çağdaş âlimleri Mehdîlik inancını kabul ederler. Çağdaş Sünnî âlimlerinden Beyneyedey Saat kitabının yazarı Abdülbaki konuyu çok güzel açıklıyor (s. 123):
 
“Niçin dinimizi Buharî ve Müslim'le sınırlıyoruz? Bu iki kitapta İmam Mehdî ile ilgili hadis bulunmadığı için bazı safdiller ‘Bu ikisinde konuyla ilgili hadis yoksa o zaman meselenin itibarı yoktur' der. Onlar, Buharî'nin usulünü de bilmezler. İbn Hacer Fethü'l-Bârî'nin mukaddimesinde ‘Çok sayıda sahih hadisi nakletmedim' diye yazar.”
 
Mısırlı Abdülbaki devamında şunları yazar:
 
“Nakletmediyse bizim dinimizi Buharî'yle irtibatlandırmamız şart mıdır? İnsanlar Buharî'den önce Müslüman değiller miydi? Buharî Sahih'ini 3./9. yüzyılda yazdı, ondan sonra da Sahih'e müstedrekler[1] yazıldı ve hataları tenkit edildi. Mehdî hakkındaki hadisler yetmiş tanedir ve bunları yüzlerce ravi nakletmiştir. Bu hadisler, sahih hadis derlemelerinde de yer almıştır. Neye dayanarak biz bütün bu hadisleri inkâr edebiliriz? Bütün bu hadisler uydurma mıdır? Eğer böyle bir hükümde bulunursak, dinin temelini, esasını yıkarız.”
 
Görüldüğü gibi Mehdîlik inancı Ehl-i Sünnet'in de inanç esaslarının bir cüzüdür.
 
Acaba Sünnî âlimler bizim gibi İmam-ı Zaman'ın doğmuş olduğuna mı inanırlar?
 
Bu konuda görüş ayrılığımız var. Biz, güvenilir delillere, konuyla ilgili muteber hadislere ve İmam Hasan Askerî (as) döneminde yaşamış insanların görgü tanıklıklarına dayanarak İmam-ı Zaman'ın hayatta olduğuna ve Allah'ın takdir ettiği bir zamanda zuhur edeceğine inanıyoruz. Ancak Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu O'nun doğacağına inanır; az bir kesim ise doğmuş olduğunu söyler. Rahmetli babam kitabında “İmam Mehdî'nin Doğmuş Olduğuna İnanan Ehl-i Sünnet Âlimleri” başlığı altında (s. 98-125)  Merhum Nuri'nin Keşfü'l-Estâr'ından alıntılayarak kırk Sünnî âlimin sözlerini nakletmiş, ardından da kendisinin tespit ettiği yirmi Sünnî âlimin görüşlerini aktarmıştır. Gerçekten de Mehdîlik inancı, bütün İslâm mezheplerinin, hatta semavî dinlerin ortak inancıdır.
 
Sohbetimizin sonunda eklemek istedikleriniz nelerdir?
 
İmam Mehdî (Allah zuhurunu acil kılsın) hakkında ne kadar çalışma yapılsa azdır. Daha önce de ifade ettiğim gibi bizim âlimlerimizin ileri gelenleri, büyükleri mercilerdir ve onlar İmam MehdÎ'nin gölgesidirler. Hakikati öğrenmek ve insanlara anlatmakla yükümlüyüz. Çünkü Peygamber Efendimiz (Şia'nın ve Ehlisünnet'in birlikte rivayet ettikleri üzere) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” buyurur. Allah, bizleri, cahiliye ölümüyle ölmekten korusun! Mehdîlik inancı tüm dünyada gündemdedir ve bizim bu konudaki görüşlerimizi mümkün olan her yolu kullanarak ortaya koymamız, anlatmamız gerekir.

[1] Bir hadis âliminin hadis almak için ileri sürdüğü şartları taşıdığı halde, kitabına almadığı hadislerin bir başka âlim tarafından toplanmasıyla oluşturulan eserler; ek, mütemmim, zeyl.

çev: İbrahim Erkin
 
Bu yazı ilk defa, 4 Şubat 2017 tarihinde www.medyasafak.net sitesinde, burada yayınlanmıştır.


9 Şubat 2018 Cuma

"Zamanının İmamını Tanımak” ile İlgili Hadisin Sıhhati

Abdülmecid Zehadet
 
“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi, Şia'nın ve Ehlisünnet'in naklettiği müşterek bir hadistir. Bu hadis, iki mezhebin muteber hadis kitaplarında farklı lafızlarla rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir.
 
Hadis, yukarıda naklettiğimiz lafızlarla, Kadı Abdülcebbar'ın Muğni'sinde, Hamidî'nin el-Cem beynu's-Sahiheyn'inde, Saadeddin Taftazanî'nin Şerhu Makasid'inde ve Nesefî'nin Akaid kitabına yazdığı Şerhu Akaid'inde, Ahmed b. Yahya Sananî'nin Bahru'l-zehar'ında, Molla Kari'nin Hatimetü'l-cevahir li-mudietü fi tabakati'l-Hanefiyye'sinde geçmektedir.
 
Bununla birlikte Ebu'l-Hasan Eşarî, Şehristanî, Safedî gibi kimi müellifler hadisin belli bir fırkaya özgü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu müelliflerin iddiasının ötesine geçen İbn Teymiyye ise, Allah'a yemin ederek, hadisin bu lafızlarla varid olduğunu inkâr etmiştir. Nasıruddin Albanî hadisin zayıf olduğunu belirtir. Sami Neşşar'a göre ise hadis, kendisini sahih göstermek isteyen Şia mezhebince uydurulmuştur. Bütün bunlara rağmen hadisin kendisi, farklı varyantlara sahip olsa da, mazmunda birlik göstermesi bakımından münkirlerin iddialarını batıl etmektedir.

 
Müslümanlar arasındaki vahdetin ve gönül birliğinin önemli unsurlarından biri de, ortak noktaların ön plana çıkarılmasıdır. Mezhep müntesipleri arasında diyalog ve teamül sağlamanın tek yolu, herkesin kabul edeceği noktalar üzerinde durmaktır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi bütün mezhep ve fırkalarca kabul görmüş müşterek hadislerdendir. Bu bakımdan hadisin muhtevası ve delaleti üzerinde tartışmak Müslümanların birbirine yakınlaşmasını sağlayacaktır.
 
Müellifler arasında küçük bir azınlık hadisin bu şekilde nakledildiğini inkâr etmiş ve hadisi İmamiyye'ye tahsis etmiştir. Hadisin mezhepler nezdindeki itibarını araştırmak, önce muhtevasını ve delaletini, sonrasında ise Resul-i Ekrem'in halifeliğini, imameti tartışmak için uygun bir zemin olacaktır.
 
Bu makalede, Ehlisünnet'in sahih ve güvenilir kabul ettiği kaynaklar çerçevesinde, bu hadisin itibarı ve bütün Müslümanlarca kabul edilebilirliği incelenmiştir. İleride görüleceği üzere hadisin sıhhatinden şüphe duyanların sayısı oldukça azdır ve inkârları ilmî temelden yoksundur.

1. İmamiyye'ye göre hadisin sıhhati
 
“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin Resul-i Ekrem'e ait olduğu İmamiyye'ye göre kesin ve tartışmasızdır. İmamiyye uleması; tezafür, istifaze, tevatür, ittifak, icma, genel kabul gibi hadis ıstılahlarına başvurarak hadisin iki mezhepçe makbul olduğunu ileri sürmüşlerdir.
 
Şeyh Müfid (öl. 413) el-İfsah'ında şöyle yazar: “Hz. Peygamber'den mütevatir olarak nakledilen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisine gelince…” (Müfid, (b) 1412: 28) Hadisin metninde “lem-yarif” yerine “ve huve la-yarif” kullanılması aynı anlamda geldiği için tartışma konusu edilmemiştir.
 
Resail fi'l-gaybe adlı kitabında ise şöyle yazar: “Birisi sorusunda, kendisine Resul-i Ekrem'den ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünün rivayet edildiğini, bu rivayetin sahih mi, yoksa uydurma mı olduğunu sormaktadır. Elcevap: Tevfik Allah'tandır. Ona şöyle cevap verildi:  Bu, sahih bir rivayettir ve eser sahiplerinin icmaı buna şehadet etmektedir. Ayrıca Kur'ân'ın sarih beyanı manasını güçlendirmektedir.” (Müfid, (c) 1414: 1/12)
 
Seyyid İbn Tavus (öl. 664) ise şunları kaydeder: “Nebevî şeriat sahibinden varid olan hadiste buyrulmuştur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür'.” (Seyyid İbn Tavus, 1415: 2/252)
 
Ali b. Yusuf Âmilî (öl.877) ise şöyle yazar: “Müslümanlar, [Hz. Peygamber'in] ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi üzerinde icma etmişlerdir.” (Âmilî, 1384: 1/111)
 
Şehid-i Sanî'nin hadis hakkındaki görüşü şu şekildedir: “Kuşkusuz bu hadis, Ehlisünnet ve Şia arasındaki meşhur rivayetlerdendir ve Ehlisünnet bu hadisi usul ve furu kitaplarına almıştır.” (Şehid-i Sanî, 1409: 151)
 
Muhakkik Erdebilî (öl. 993) şöyle yazar: “Rivayetlerin delalet ettiğine göre bunu (On İki İmam'ın imametini inkâr etmek) küfürdür. Bu husus, şu müstefid, hatta makbul haberde de bildirilmiştir: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'” (Erdebilî, 1414: 2/299) Şerhu Kuşçi'ye yazdığı haşiyede ise şunları söyler: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi Şia ve Sünnî birçok tarikle rivayet edilmiştir ve neredeyse mütevatirdir ve yakin derecesindedir.” (Erdebilî, 14147: 179)
 
Şeyh Bahaî (öl. 1013) ise şunları yazar: “Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Ehlisünnet ve Şia'nın üzerinde ittifak ettiği bir hadistir.” (Şeyh Bahaî, 1422: 431)
 
Kadı Nurullah Tusterî (öl. 1019): “Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, üzerinde ittifak edilen meşhur bir hadistir.” (Tusterî, 1367: 89)
 
Allame Meclisî (öl. 1111) Biharu'l-envar'ında şöyle yazar: “'Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' hadisini Ehlisünnet ve Şia mütevatir olarak nakletmişlerdir.” (Allame Meclisî, 1403: 8/366, 29/38) Allame Meclisî aynı görüşünü Miratü'l-ukul'da da beyan etmiştir. (Allame Meclisî, 1421: 4/27, 7/113)
 
Mahuzî (öl. 1112): “Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi İslâm ulemasının üzerinde ittifak ettiği müstefid hadislerdendir.” (Mahuzî, 1417: 223)
 
Bahranî (öl. 1186): “Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünden daha meşhuru yoktur.” (Bahranî, 1363: 5/16)
 
Kaşifülgıta (öl. 1228): “Muhammedî sünnetten iki canipten (nakledilen) ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisinden daha mütevatiri yoktur.” (Kaşifülgıta, (ty.): 1/6)
 
Yukarıda yaptığımız alıntılardan İmamiyye ulemasının çeşitli varyantlarındaki mana birliğinden dolayı hadisin iki mezhepçe makbul olduğuna inandıkları anlaşılmaktadır. Âlimlerin kullandıkları şöhret, istifaze, icma, tevatür terimleri aynı hususa işaret etmektedir.

2. Muhtelif Metinler
 
İmamî-Şiî kaynaklarda hadisin bilinen/meşhur metninin dışında (“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”) farkı varyantları da mevcuttur:
 
“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse Cahiliye ölümüyle ölmüştür.” (Berkî, 1370: 1, 92, 154). Efsah ve İktisad'da da hadis bu ifadelerle nakledilmiştir. (Müfid, (b) 1414: 28; Tusî, 1400: 226)
 
“Birisi imamı ona bilinmeden ölürse Cahiliye ölümü üzere ölmüştür.” (Hilalî, (ty.): 452)
 
“Ümmetimden bir kimse ölür, ölümü de ümmetimden imam olanı tanımadan gerçekleşirse bu kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.” (Saduk, 1405: 414)
 
“İmamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Kuleynî, 1388: 1/377, 2/20) Hadis, aynı ifadelerle Fezailu Emiri'l-müminin'de (İbn Ukde Kufî, (ty.): 146), Delailü'l-İmamet'te (Taberî, 1413: 337) ve el-Gaybe'de (Numanî, 1422: 129) de geçer.
 
“Dehrinin hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Mağribî, 1383: 1/25) Camiü ehadisi'ş-Şia'da (Burucerdî, 1399: 26/56) Deaimü'l-İslâm'dan nakledilen bu hadiste “la yarif” yerine “lem yarif” lafzı kullanılmıştır. [Türkçe açısından bu kullanım herhangi bir anlam değişikliğine sebebiyet vermez –ç.n.]
 
Uyunu ahbari'r-Rıza'da ise hadis “Onları tanımadan ölen Cahiliye ölümü üzere ölmüştür” şeklinde nakledilir. (Saduk, 1404: 1/130)
 
“Geceleyin ölen kimsenin ölümü, o gece imamı tanımadan gerçekleşirse o kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.” (Numanî, 1422: 126)
 
 “İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Müfid, 1414: 268)
 
“Cemaat imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Berkî, 1370: 1/155)
 
“İmamı olmadan ölen kimsenin ölümü Cahiliye ölümüdür.” (Berkî, 1370: 1/155)
 
“Benim evladımdan bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Saduk, 1404: 1/63)
 
“Hidayet imamlarından bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Saffar, 1404: 529-530) Hadis benzer ifadelerle Kays b. Hilalî'nin Kitab'ında ve Kemalü'd-din'de de geçmektedir (Hilalî, (ty.): 425; Saduk, 1405: 412, 668) Mehasin'de (Berkî, 1370: 1/155) ise hadis, “İmamı olmadan ölenin ölümü Cahiliye ölümüdür” şeklindedir.
 
“İmamını dinlemeden ve ona muti olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Saduk, 1414: 25; İhtisas'da da bu şekilde nakledilmiştir, bkz. Müfid, (a) 1414: 296)
 
“Boynunda imamın biati olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (ibn Tavus, 1416: 327) Benzer hadisler için bkz. Müfid, (d) 1414: 245; Keracekî, 1369: 152; İbn Batrik, 1407: 319.
 
“Üzerinde imam(a biat)ı bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Saffar, 1404: 279) Benzer hadisler için bkz. Ravendî, 1409: 2/861; İbn Şadan, 1363: 75.
 
“Hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Himyerî, 1413: 351)
 
“Üzerinde yaşayan zahir imama (biat) bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Müfid, 1414: 268)
 
“Bu ümmetten kendisi için Allah azze ve celle (cihetin)den (olan) imam bulunmadan sabahlayan kimse dalalet ve avarelik üzere sabahlamış olur ve bu kimse bu hal üzere ölürse küfür ve nifak üzere ölmüş sayılır.” (Kuleynî, 1388: 1/184)
 
Farklı fakat birbirine yakın lafızlarla nakledilen, ancak aynı mazmuna sahip olan hadisler, anlatılmak istenen ana düşüncenin orijinalliğinin göstergesidir. Rivayetlerin metinlerindeki küçük farklılıkların, birtakım koşullardan ve muhatapların anlama kapasitelerinin çeşitliliğinden kaynaklandığı söylenebilir.
 
3. Diğer fırkaların kaynaklarında “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi
 
Yahya b. el-Hüseyin'den (öl. 298) şöyle nakledilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Sudî, (ty.): 1/169)
 
Kadı Abdülcabbar (öl. 415) Muğni'sinde şöyle nakleder: ““Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” (Fakih İmanî, 1412: 34)
 
Hamidî'den (öl. 488) el-Cem beynu's-Sahiheyn'de şöyle nakledilir: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safî, 1397: 141)
 
Fahreddin Razî (öl. 606) Mesailü'l-hamsun kitabında şöyle yazar: İmama marifet elde etmek ve burhan yoluyla onu tanımak vaciptir. Nitekim Hz. Peygamber, “Zamanının imamını tanımadan ölen ister Yahudi ister Hıristiyan olarak ölsün.” buyurur. (Razî, (ty.): 71)
 
Molla Sadeddin Taftazanî (öl. 792) Şerhu Makasid'de imamın nasbedilmesinin lüzumunu tartıştıktan sonra ulülemr ayetini delil gösterir ve tartışmasız doğru olduğunu kabul ederek hadise istinad eder: “Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'” Daha sonra şöyle yazar: “İtaat ve marifet farz olunca, bunun gerçekleşmesi de farz olur.” (Taftazanî, 1422: 3/476)
 
Akaidü'n-Nesefî'de de halka imametin farz kılınmasının rivayetlere dayandığına işaret eder ve şöyle yazar: “Bu, halka rivayetlerle farz kılınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Kıble ehlinden zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Taftazanî, (ty.): 232)
 
Ahmed b. Yahya Sananî (öl. 840) el-Bahrü'z-zehari'l-cami li-mezhebi'l-ulemai'l-emsar'da şunları yazar: “Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi ile zamanın daîsini tanımanın ve ona tam manasıyla tabi olmanın farz oluşunu kastetmiştir.” (Sananî, (ty.): 16/110)
 
Molla Ali Karî Hanefî (öl. 1014) de şunları kaydeder: “Hz. Peygamber'in Müslim'in Sahih'inde geçen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözü, ‘Kim kendisine iktida edilmesi farz olanı ve yaşadığı zaman diliminde kendisini hidayete götürecek olanı tanımazsa' anlamına gelir. Başka bir yerde ise şöyle yazar: “Müslim'in rivayet ettiği ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Cahiliye ehlinin şeriatının olmadığını gösterir.” (Karî, (ty.): 2/457)
 
Mişkatü'l-mesabih'e yazdığı şerhi Miratü'l-mefatih'te ise “Boynunda biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” hadisini naklettikten sonra şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sadeddin, Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”   (Karî, 1422: 7/234)
 
Bursevî (öl. 1137), Ruhu'l-beyan adlı tefsirinde Neml Suresi'nin 19'uncu ayetle ilgili olarak şöyle yazar: “Zamanın imamını tanımak ve ona isteyerek bağlanmak gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' buyurur.” (Bursevî, 1410: 6/245)
 
Kunduzî (öl. 1294) de Yenabiü'l-mevedde'sinde şunları kaydeder: “İsa b. es-Sırrî'nin senediyle naklolunan menkıbede şöyle denir: Cafer es-Sadık'a sordum… Resullah şöyle buyurur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' dedi.” (Kunduzî, 1416: 1/351)
 
İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, (ty.): 12)
 
İbn Ebi'l-Hadid (öl. 656), İmam Ali'nin “Onları tanımadıkça cennet girmek olmaz!” sözünü şerh ederken hadisi, “İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” şeklinde rivayet eder ve şöyle yazar: “Ashabımızın tamamı bu hadisin sıhhatine kaildir. Bu sözü, İmamları tanımadıkça cennete girmek olmaz!' şeklinde okumak gerekir.” (İbn Ebi'l-Hadid, 1385: 9/155) O, bu ifadesinde “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini kavramsal olarak kabul etmiştir.

4. Hadisin Sadır Olduğunu Kabul Etmeyenler
 
Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Albanî, (ty.): 1/525, 5/87)
 
Bu ikisinden önce Eşarî (öl. 324) Makalatü'l-İslamiyyin'de, Şehristanî (öl. 548) el-Milel ve'n-Nihal'inde, Safedî (öl. 764) el-Vafi bi'l-vefeyat'ında imamı tanımanın farz olduğunu inancının belli bir fırkaya özgü bir inanç olduğunu belirtmişlerdir.
 
Eşarî şöyle yazar: “Rafıza imamların sayısında ihtilafa düşmüşlerdir… Dört fırkaya ayrılmışlardır. İlk fırka, imamı tanımanın farz olduğuna inanır. Onlara göre imamı tanımadan (imama cahil olarak) ölen Cahiliye ölümüyle ölmüştür.” (Eşarî 1410: 1/49)
 
Şehristanî kitabının İsmailiyye ile ilgili bölümünde şunları yazar: “Onların mezhebine göre zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüş olur. Aynı şekilde (onlara göre) boynunda imamın biati bulunmadan ölen de Cahiliye üzere ölmüştür.” (Şehristanî, (ty.): 1/56)
 
Safedî de İsmailiyye konusuna geldiğinde şöyle yazar: “Onların mezhebince zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safedî, 1420: 3/205)
 
İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (İbn Teymiyye, 1406: 1/110)
 
Sami Neşar ise şöyle yazar: “‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' Şiî kaynaklı bir hadistir.” (Sami Neşar, (ty.): 2/226)
 
5. Diğer Fırkaların Kitaplarında Hadisin Farklı Varyantları  
Önceki bölümlerde, İmamî-Şiî kaynakların dışında, diğer fırkaların kitaplarında “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin farklı varyantlarının nakledildiğini ifade etmiştik. Bütün bu nakiller göz önüne alındığında hadisin mütevatir olduğu iddia edilebilir. Burada hadisin farklı varyantlarından örnekler nakledeceğiz:
 
“İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (İbn Davud, (ty.): 259; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 4/96; Taberanî, (ty.): 19/388; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) İmamî-Şiî kaynaklarda hadis bu şekliyle de nakledilmiştir. (Berkî, 1330: 1/155; Müfid, 1414: 186)
 
“Bir kimse ölür de imamı olmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.” Hadisi bu lafızlarla, Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesinde naklolunmuştur. (İskafî, 1402: 24; Cahiz, 1374: 301)
 
“Bir kimse ölür de onun imamı bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.” (Hilal, 1410: 1/81; İbn Habban, 1414: 10/343) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.
 
“Bir kimse ölür de üzerinde imamın (biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.” (İbn Ebi Asım, 1413: 489; Ebu Yala, 1412: 13/366; Taberanî, 1415: 706; Heysemî, 1408: 5/225) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.
 
“Bir kimse ölür de üzerinde cami (cem edici) imam(ın biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.” (Dulabî, 1421: 2/635)
 
“Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimsenin ölümü kuşkusuz Cahiliye ölümüdür.” (Hakim Nişaburî, (ty.): 1/75, 1/117; Müttakî Hindî, 1409: 1/207) Hadisin bir başka varyantı, “Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür” şeklindedir. (Nevevî, (ty.): 19/190)
 
“Üzerinde biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (İbn Sad, (ty.): 5/144; Taberanî, 1415: 1/79; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) Bu hadis de Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesiyle ilgilidir.
 
“Boynunda biat olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” Müslim, (ty.) 6/22; Hamidî, 1423: 2/296; Beyhakî, (ty.): 8/156)
 
“Boynunda Müslümanların imamının biati bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Zemahşerî, 1412: 5/169)
 
“Boynunda imamın biati olmadan geceleyin ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (İbn Hazm, (ty.): 1/45)
 
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (İbn Ebi Şeybe, 1409: 7/457; İbn Ebi Asım, 1413: 2/504; Tarsusî, 1393: 1/28) [Bu hadisin Arapça metninde “la” olumsuzluk eki bulunmaktadır. Türkçe açısından aynı anlama gelen, ancak Arapça metninde “leyse” olumsuz eki bulunan hadisin kaynakları: Bağevî, 1410: 1/330; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 3/446; Taberanî, 1417: 20/86)]
 
“Cemaat imamının itaati altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (İbn Ebi Asım, 1413: 2/486; Taberanî, 1417: 2/86)
 
“Cemaat emirinin itaati altında bulunmadan sabahlayan kimseyi Allah kıyamet gününde Cahiliye ölümünden diriltir.” (Heysemî, 1408: 5/219)
 
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Taberanî, 1415: 7/287)

6. Mülahazalar
 
a) “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)
 
İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.
 
Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sad, Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”
 
Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.
 
b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Rahmanî, 1417: 565)
 
Müellif, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakledilen varyantının Müslim'in Sahih'inde bulunmamasını, sadece hadisin Sahih'e isnad edilerek nakledildiği muteber bir kaynağa ulaştığında hazf veya tahrif ihtimalinden söz edebilir. Sırf Molla Ali vasıtasıyla hadisi Sahih'te bulamamak tahrif için yeterli delil sayılamaz.
 
c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.
 
İbn Teymiyye'nin Ehlibeyt düşmanlığı aşikâr bir durumdur. Nitekim Lisanü'l-mizan'ın müellifi bu hususta şöyle yazar:
 
“İbnu'l-Mutahhar'ın kullandığı hadisleri reddetme konusunda onu çok gayretli gördüm. Mevzu hadisler konusunda bile böyle gayretkeşti. Fakat ulemanın hadis tasnifini göz önüne almadan reddetmede ileri gitti. Sadrında olana iktifa edecek kadar ezberde güçlü değildi. Zaten insan unutkandır. Rafızîlerin kelamını (iddialarını) tahkir etmede çok ileri gitti. Bu, Hz. Ali'nin küçümsenmesiyle sonuçlanacak bir durumu ortaya çıkardı.” (İbn Hacer Askalanî, 1390: 6/319)
 
Üstelik Selefiye'nin son dönem imamlarından olan ve İbn Teymiyye'nin düşüncelerini yayan Nasırüddin Albanî, Silsiletü sahiha'da “O benden sonraki bütün müminlerin velisidir.” hadisiyle ilgili olarak şöyle yazar: “Şeyhülislâm İbn Teymiyye'nin bu hadisi inkâra cüret etmesi ve Minhacü's-sünnet'inde hadisi tekzip etmesi hakikaten çok tuhaf şey!” Daha sonra rey ile tefsiri ve İbn Teymiyye'nin yorumunu kabul ederek şöyle yazar: “Hadisi ne açıdan tekzip ettiğini anlamış değilim! Görünen o ki tekzibin sebebi, Şia'yı inkârındaki abartısıdır.” (Albanî, (ty.): 5/260)
 
d) Hadisin Şiî kaynaklı ve belli bir fırkaya özgü olduğu iddiası yukarıdaki incelemeden sonra kabul edilebilir bir iddia değildir. Zira hadisi “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakleden İmamî-Şiî olmayan ulemanın büyükleri ya hadisi muteber bir kaynakta gördüklerini ya da muhteva ve mazmun açısından hadisin diğer hadislerle bütünlük gösterdiğini söylemişlerdir.
 
Kaynaklar
 
Ahmed b. Hanbel, Ebu Abdullah Şeybanî, (ty.), Müsned, Beyrut
 
Albanî, Nasırüddin, (ty.), es-Silsiletü'z-zaife, Riyad
 
Amilî, Ali b. Yusuf, 1384, es-Sıratü'l-müstakim ila müstahkiü't-takdim, neşr: Muhammed Bakır Mahmudî, (yy.)
 
Bağavî, Abdullah b. Muhammed, 1417, Müsnedu İbnü'l-Cad, neşr: Amir Ahmed Haydar, Beyrut
 
Bahranî, Yusuf, 1363, el-Hadaikü'l-nadire, Kum
 
Berkî, Ahmed b. Halid, 1370, el-Mehasin, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran
 
Beyhakî, Ebu Bekir Ahmed b. Hüseyin b. Ali, (ty.), es-Sünenü'l-kübra, Beyrut
 
Bursevî, İsmail Hakkı, 1410, Tefsiru ruhi'l-beyan, Beyrut
 
Burucerdî, Hacı Aga Hüseyin, 1399, Camiu ehadisi'ş-Şia, Kum
 
Cahiz, Ebi Osman Amr b. Bahr, 1374, el-Osmaniyye, neşr: Abdüsselam Muhammed Harun, Mısır
 
Dulabî, Muhammed b. Ahmed, 1421, el-Küney ve'l-esma, neşr: Ebu Kuteybe el-Faryanî, Beyrut
 
Ebu Davud Tayalisî, Süleyman, (ty.), Müsned, Beyrut
 
Ebu Yala, Ahmed b. Ali b. Müsenna, 1412, Müsned, neşr: Hüseyin Selim Esed, Dımaşk
 
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1414, Mecmau'l-fevaid ve'l-burhan fi şerhi irşadü'l-ezhan, Kum
 
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1417, el-Haşiye ala'l-ilahiyati'l-şerhu'l-cedid li-Kuşçi, neşr: Ahmed Abidî, Kum
 
es-Sudî, Abdurrahman Muhammed b. Hamza, (ty.), Dürerü'l-ehadisi'n-Nebeviyye bi'l-esatidi'l-Yahyaviyye, neşr: Halid Muhammed, Sana
 
Eşarî, Ebu'l-Hasan, Makalatü'l-İslamiyyin ve ihtilafu'l-musallin, neşr: Helmut Ritter, Beyrut
 
Fakih İmanî, Mehdî, 1412, Şinaht-i İmam ya Razha-yi ez Merg-i Cahilî, Kum
 
Hakim Nişaburî, Ebi Abdullah, (ty.), el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, neşr: Yusuf Abdurrahman el-Maraşî, Beyrut
 
Hamidî, Muhammed b. Fütuh, 1423, el-Cem beyne's-Sahiheyn, Beyrut
 
Himyerî, Abdullah b. Cafer, 1413, Kurbu'l-esnad, Kum
 
Harranî, İbn Şube, 1404, Tuhafu'l-ukul an Âli'r-Resul, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum
 
Heysemî, Nureddin Ali b. Ebi Bekr, 1411, Mecmau'z-zevaid, Dımaşk
 
Hilal, Ahmed b. Harun, 1410, Kitabü's-sünne, Riyad
 
Hilalî, Süleym b. Kays, (ty.), Kitabü's-Süleym, neşr: Muhammed Bakır Ensarî Zencanî, (yy.)
 
İbn Batrik, Yahya b. Hasan Esedî, 1407, Umdetü uyuni sihahi'l-ahbar fi menakibi imamü'l-ebrar, Kum
 
İbn Ebi Asım, Ebi Bekr Amr, 1413, Kitabü's-sünne, neşr: Nasırüddin Albanî, Beyrut
 
İbn Ebi Şeybe Kufî, İbrahim b. Osman, 1409, el-Musannef, neşr: Said el-Leham, Beyrut
 
İbn Habban, Muhammed b. Ahmed Ebu Hatim et-Temimî, 1414, Sihahu İbn Habban, neşr: Şuayb Ernot, Beyrut
 
İbn Hacer Askalanî, Ahmed b. Ali, 1390, Lisanü'l-mizan, Beyrut
 
İbn Hazm, Ali b. Ahmed, (ty.), el-Muhalla, Beyrut
 
İbn Sad, Muhammed, (ty.), Tabakatü'l-kübra, Beyrut
 
İbn Şadan, Fazl, 1363, el-İzah, neşr: Seyyid Celeddin Muhaddis, Tahran
 
İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim, 1406, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, (y.y.)
 
İbn Ukde Kufî, Ebu'l-Abbas, (ty.), Fezailu Emiri'l-müminin, haz. Abdürrezzak Muhammed Hüseynî
 
İskafî, Ebu Cafer, 1402, el-Miyar ve'l-muvazene fî fezaili'l-İmam Emiri'l-müminin Ali b. Ebi Tâlib, neşr: Mahmudî
 
Karî Hanefî, Molla Ali, (ty.), Hatimetü'l-cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Halnefiyye, Keraçi
 
Karî Hanefî, Molla Ali, 1422, Mirkatü'l-mefatih Şerhu Mişatü'l-mesabih, neşr: Cemal Aytanî, Beyrut
 
Kaşifülgita, Cafer, (ty.), Keşfü'l-gita an mübhemati şeriatu'l-garra, Isfahan
 
Keracekî, Ebü'l-Fütuh, 1369, Kenzü'l-fevaid, Kum
 
Kuleynî, Muhammed b. Yakub, 1388, Usulu Kâfi, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Tahran
 
Kunduzî, Süleyman b. İbrahim, 1416, Yenabiü'l-mevedde, neşr: Ali Cemal, Tahran
 
Mağribî, Numan b. Muhammed, 1383, Deaimü'l-İslâm, neşr: Asıf Ali Asgar, Kahire
 
Mahuzî, Süleyman b. Alim, 1417, el-Erbaun hadisen fî isbati imamet Emiri'l-müminin, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum
 
Meclisî, Muhammed Bakır, 1403, Biharü'l-envar, Beyrut
 
Meclisî, Muhammed Bakır, 1421, Miratü'l-ukul fî şerhi ahbaru'r-Resul, neşr: Seyyid Haşim Resulî Mahallatî, Tahran
 
Müfid, Muhammed b. Numan (a), 1414, el-İhtisas, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Beyrut
 
Müfid, Muhammed b. Numan (b), 1414, el-Efsah fî imameti'l-Emiri'l-müminin, neşr: komisyon, Kum
 
Müfid, Muhammed b. Numan (c), 1414, Resail fî'l-gaybet, neşr: Ala Âl-i Cafer, Beyrut
 
Müfid, Muhammed b. Numan (d), 1414, el-Fusulu'l-mutara, neşr: Seyyid Ali Şerifî, Beyrut
 
Müslim Nişaburî, İbn el-Hasan Müslim b. Haccac, (t.y) Sahih, Beyrut
 
Müttakî Hindî, Ali, 1409, Kenzü'l-imal fî süneni'l-akval ve'l-efal, Beyrut
 
Nevevî, Muhyiddin, (ty.), el-Mecmu, Beyrut
 
Numanî, Muhammed b. İbrahim, 1422, Kitabü'l-gaybet, neşr: Faris Hasun, Kum
 
Rahmanî, Ahmed, 1417, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran
 
Ravendî, Kutbeddin, 1409, el-Haraic ve'l-ceraih, neşr: Seyyid Muhammed Bakır Ebtehî, Kum
 
Razî, Fahreddin, el-Mesailu'l-hamsun fi usuli'd-din, neşr: Ahmed Hicazî es-Saka, Kahire
 
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1404, Uyunu ahbari'r-Rıza, neşr: Şeyh Hüseyin Alemî, Beyrut
 
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1405, Kemalü'd-din ve tamamü'n-nimet, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum
 
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1414, el-Hidaye, neşr: komisyon, Kum
 
Safedî, Salahüddin Halil, 1420, el-Vafi bi'l-vefeyat, neşr: Ahmed el-Ernut, Beyrut
 
Saffar, Muhammed b. Hasan b. Furuh, 1404, Basairü'd-derecat, neşr: Mirza Muhsin Kuçebağî, Tahran
 
Safî, Lütfullah, 1397, Emanü'l-ümmet mine'l-ihtilaf, Kum
 
Said Fude, (ty.), el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, (y.y)
 
Sami Neşar, Ali, (ty.), Neşetü'l-fikri'l-felsefî fi'l-İslâm, Kahire
 
Sananî, Ahmed b. Yahya el-Murtaza, (ty.), el-Bahru'z-zehar el-camiu'l-ulemai'l-emsar, Sana
 
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1415, İkbalü'l-amal, neşr: Cevad Kayyumî, Kum
 
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1416, el-Melahim ve'l-fiten, neşr: komisyon, Isfahan
 
Şehid-i Sanî, Zeynüddin b. Ahmed Amilî, 1409, Hakaikü'l-iman, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum
 
Şehristanî, Muhammed b. Abdülkerim, el-Milel ve'n-nihal, Beyrut
 
Şeyh Bahaî, Muhammed b. el-Hüseyin, 1422, el-Erbaune hadisen, Kum
 
Taberanî, 1415, el-Mucemü'l-evsat, neşr: Tarık b. Avazullah-Abdülhüseyin b. İbrahim, Kahire
 
Taberanî, Süleyman b. Ahmed, 1417, el-Mucemü'l-kebir, neşr: Abdülmecid Selefî, Kahire
 
Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir b. Rüstem, 1413, Delailü'l-imamet, neşr: komisyon, Kum
 
Taftazanî, Sadüddin, (ty.), Şerhu akaidü'n-Nesefiye, neşr: Adfan Derviş, Beyrut
 
Taftazanî, Sadüddin, 1422, Şerhu makasid, talik: İbrahim Şemseddin, Beyrut
 
Tarsusî, Muhammed b. İbrahim, 1393, Müsnedü Abdullah b. Ömer, Beyrut
 
Tusî, Muhammed b. el-Hasan, 1400, el-İktisadu'l-hadi ila tariki'l-irşad, neşr: komisyon, Tahran
 
Tusterî, Kadı Nurullah, 1367, es-Savarimu'l-muhrika fî cevabi's-savaiku'l-muhrika, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran
 
Zemahşerî, Ebu'l-Kasım Mahmud b. Amr, 1412, Rebiü'l-ebrar ve nususu'l-ahyar, neşr: Abdülemir el-Mehna, Beyrut
 
çev: Ertuğrul Ertekin  
Bu yazı ilk defa, 17 Şubat 2014 tarihinde www.medyasafak.net sitesinde, burada yayınlanmıştır.