menakıbname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
menakıbname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2014 Cumartesi

Cemal Kafadar: Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Velî



Harvard Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Cemal Kafadar, 26 Kasım 2012 tarihinde, Bilim ve Sanat Vakfı’nda (BİSAV) düzenlenen mekanıbname okumaları çerçevesinde “Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Velî” başlıklı bir konuşma yaptı.

Cemal Kadafar’ın konuşmasını BİSAV Bülten’e değerlendiren Güllü Yıldız’ın yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

*
Menakıbname okumaları serisinin üçüncüsünde Cemal Kafadar* ile Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Velî üzerine konuşuldu. Tarih teorisinden ‘Aziz İstanbul’da olup bitenlere, Trakya’daki Alevî-Bektaşî zümrelerin durumundan Türk milliyetçiliğinin entelektüel tarihine zihninde dönen meselelerden kısaca bahsederek kendi menakıbname okumalarının bunlardan bağımsız olmadığını söyleyen Kafadar, Velâyetnâme üzerine değerlendirmelerini bu sorular çerçevesinde ortaya koydu. Kafadar’a göre Velâyetnâme gibi kaynak eserler, “çok sesli bir metin okuması” olarak tarif ettiği yaklaşımla; her dönemin kendi soruları, sorunları açısından tekrar tekrar sorgulanmalıdır. Bir süredir Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) Dergâhı’nın göbeğindeki dut ağacının anlamının ve hikâyesinin peşinde olduğuna; menakıbname deryasında bir katre olan Kızıl Deli Sultan Menakıbnamesi’yle başlayan okumalarının bu arayışın peşinden gittiğine değinen Kafadar, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Otman Baba, Veli Vaba, Şücaeddin Velî menâkıbları korpusu içinde Hacı Bektaş-ı Velî Velâyetnâmesi’nin en önemlisi olduğunu belirtti. Bunun dışında Dede Korkut, Oğuznâme gibi başka metinlerle de paralellikler bulunmaktadır; ses, üslup, kelime haznesi, anlatılardaki bazı motifler çok benzerdir.

On beşinci asrın sonlarında yazıya geçirildiği düşünülen Velâyetnâme yazıldığında Hacı Bektaş-ı Velî kültü iki yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Dolayısıyla metinde, Osmanlı hanedanın manevi aidiyeti itibariyle nereye yöneldiği gibi birtakım asrî tartışmalara müdahale etme çabası vardır. Ayrıca yine bu asırda şifahi olanın yazıya geçirilmesi şeklinde bir tavır söz konusudur. Dede Korkut, Seyyid Battal Gazi, Oğuznâme (Oğuzlara ait atasözleri koleksiyonları), Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i (bazı yerlerde Menâkıb kelimesini kullanması kayda değerdir) Âl-i Osman kitabı, anonim Osmanlı tarihleri, Saltuknâme gibi diğer şifahi kültür ürünlerinin de bu dönemde yazıya geçirilmesini birbirinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Velâyetnâme’yi okumak bütün bu unsurları göz önünde bulundurarak okumak demektir ki henüz hakkı verilebilmiş değildir. Maalesef Abdülbâki Gölpınarlı’nın bu alandaki çalışmalarının arkası getirilememiştir. Menâkıbın yazıya geçirilirken işin doğası gereği aynı zamanda bir “ayar verme” sürecinden de geçtiğini, her şifahi anlatının bir yorum olduğunu; yazıya geçtiğinde metin halinin her okunuşunun da bir “performans yani icra ve tevil” olduğunu hatırda tutmak gerektiğini belirten Kafadar, “kayıtlar bir şeyin neyini kaydeder? Söz uçar yazı kalır deniyor; iyi de uçmanın nesi kötü?” sorularıyla içinde yaşadığımız kayıt çağında yazıya bu derece öncelik verilmesine karşıdır.

Daha sonra Velâyetnâme’nin yazmalarına değinen Kafadar, tarihleri açısından nüshaların ilginç dağılımına dikkatleri çekti. Manzum ve manzum-mensur karışımı yazmalardan Bedri Noyan’ın yayınladığı nüsha, Gölpınarlı’nın listelediği on nüsha ve TDV’nin yeni yayınında kullanılan dört nüshadan beş tanesi 1034-1044 arasındaki on yıla tarihlenmiştir ki on yedinci asrın tarihini bilenler için bu on yıl çok şey ifade eder. Bağdat’ın düşüşü ve IV. Murat’ın Bağdat seferi bu yıllardadır. Osmanlı Devleti’nin Bektaşî geleneği ile ilişkilerinin yeniden gözden geçirildiği ve harmanlandığı bir dönemdir. Bu dönemde birçok Velâyetnâme nüshası yazılması, o nüshaların bu tarihî bağlamdan bağımsız düşünülemeyeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Velâyetnâme’nin yazıldığı tarih ve yazarına ait kesin bilgilere sahip değiliz. Manzum şeklinin 1481 ile 1501 arasında Uzun Firdevsî tarafından yazıldığı en çok kabul gören görüştür. Mensur-manzum metin ise daha şüpheli olmakla birlikte yine Uzun Firdevsî’ye atfedilir. Ali oğlu Musa’nın mensur metnin yazarı olması ihtimalini de bir kenara koymamak gerektiğini savunan Kafadar, neden ve ne zaman manzuma geçildiğinin bilinmediğini belirtti.

Metin Hacı Bektaş-ı Velî’nin nesebi, soyu ile başlar; Türkistan, Horasan, Bedehşan’da yaşadıkları, Ahmed Yesevî’yle münasebeti ile devam eder. Kafadar’a göre yapılan son çalışmalar birebir bir ilişkinin çok şüpheli olduğunu ortaya koymaktadır. Ahmed Yesevî’nin Hacı Bektaş-ı Velî’yi Diyar-ı Rum’a göndermesi ile anlatı Anadolu’ya intikal eder. Diyar-ı Rum’a gelirken kat ettiği İran, Mekke, Suriye yolu çok önemlidir. Rum erenleri onu kolay kabul etmez ve ciddi bir rekabet söz konusu olur. Velâyetnâme, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Mevlana ve Ahi Evren gibi Diyar-ı Rum’daki pek çok kişiyle olan musahabeleri ile devam eder.

Kafadar sunumunu, girişte değindiği dut ağacının hikâyesine bağlayarak hitama erdirdi. Kafadar’a göre menakıbnamelerde çeşitli taşlar, ağaçlar (dut, kavak) ve hayvanların (güvercin, geyik, şahin) yer almasında, doğa denilen şeye ve bu kavramın içinde canlı ve cansız diye tasnif ettiğimiz varlıklara yönelik farklı bir yaklaşımın izlerini bulmak mümkündür. Kuşatıcı ve kendi içinde tutarlı bir yaklaşımın somut birer yansıması oldukları içindir ki menkıbelerdeki özgül motifler; dut, güvercin vs. yerine oturur ve anlam kazanır. Elbette bütün toplumun aynı baktığını varsaymak çok yanlış olur. Toplumun farklı kesimleri arasındaki zihniyet farklarına ve gerilimlere de bakmak gerekir. Bu motiflerin anlatılarda yer alış şekillerini, Türkmenlerin zaten varolan ve Horasan’dan Anadolu’ya taşıdıkları kültüre atfen çizgisellik ve kalıtsalcılık çerçevesinde açıklamak da acelecilik olur. Bilakis büyük coğrafi ve sosyolojik dönüşümler yaşayan toplulukların karşısına çıkan yeni imkânlara ve içine düştükleri yeni travmalara cevap verebildikleri için başarılı olmuştur erenler.

Sunum süresince Hacı Bektaş-ı Velî’nin ve menakıbname türündeki diğer metinlerin nasıl okunabileceği ile ilgili metodolojik bir çerçeve ortaya koyan Kafadar, “Vahyin bile esbab-ı nüzulü vardır. Erenlerin nefeslerini şu yalan dünyanın değişen şartları ve mahpuslarının farklı sergüzeştleri bağlamında okumak gerekmez mi?” sorusu ile sunumunu bitirdi.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Rıza Yıldırım: Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) Velâyetnâmesi



TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde tarih bölümünde yardımcı doçent olan ve 2007 yılında Seyyid Ali Sultan'ın Velâyetnâmesi’ni yayımlayan Rıza Yıldırım, 31 Mayıs 2013 tarihinde, Bilim ve Sanat Vakfı’nda (BİSAV) düzenlenen mekanıbname okumaları çerçevesinde “Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) Velâyetnâmesi” başlıklı bir konuşma yaptı.

Rıza Yıldırım’ın konuşmasını BİSAV Bülten’e değerlendiren Tuba Nur Saraçoğlu’nun yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

-
Seyyid Ali nam-ı diğer Kızıldeli Sultan Velâyetnâmesi Rumeli’nin fethinde bulunmuş bir velinin menkıbelerinden oluşmaktadır. Dimetoka’da bir dergâhı da bulunan Seyyid Ali (Kızıldeli) Sultan ve Velâyetnâmesi menakıbnameler serisinin dokuzuncu programında Kızıldeli Sultan üzerine akademik çalışmaları bulunan Rıza Yıldırım ile tartışıldı. Yıldırım, velâyetnâmeye geçmeden önce teorik çerçevede tarih kaynağı olarak velâyetnâmelerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair görüşlerini bizlerle paylaştı ve yazının kullanılmadığı bir ortamda bilgi nasıl aktarılır, sözlü kültürün dinamikleri nedir gibi soruların menakıbnameleri anlama noktasında sağladığı faydalara dikkat çekti.

Menakıbname vb. türler önce sözlü olarak yaygınlık kazanmış daha sonra yazıya geçirilmiştir. Yıldırım’a göre, sözlü kültürde bilgi ancak konvansiyonel kalıplar içerisinde yayılabilecektir, bu da sözlü kültürün yazılı kültürle arasındaki en temel farktır. Bu konvansiyonel kalıplar içerisinde aktarılan bilgi zamanla yerleşir, sabit hale gelir ve stabilize olur. Bilginin korunması endişesi, sayıları az, akılda tutulması kolay bu kalıpları doğurur ve korur. Çoğu zaman bunların kafiyeli ve kolay ezberlenecek bir sesle tekrar edilmesi de bu durumu güçlendirir. Sözlü kültürde şiirin dominantlığının sebebi de budur.

Menkıbevî anlatıların sonradan yazıya geçirilmesini bir meşruiyet meselesi olarak değerlendiriyor Yıldırım. Ona göre menkıbelerin yazıya dökülmesi iktidarla ilişkide meşruiyet kazanmak içindir. Menkıbelerdeki sultandan da üstün olan ricâl-i gaybın menkıbe sahibini övmesi bu bakımdan önemlidir. Devlet büyüyüp imparatorluk sathına sistemini yaydıkça tarikatlar da ona paralel olarak kurumsallaşırlar. Menkıbelerin yazıya geçirilmesi ise bu kurumsallaşmayla doğrudan ilişkilidir. Dinamik, akışkan ve her anlatıldığı ortamda o ortamdaki insanların arzularına göre ana konvansiyonel kalıba uygun olarak şekillenen bu sözlü anlatılar konjonktür gereği artık yazıya aktarılır. Yazıya aktarma sürecinde bir diğer önemli husus yazarın önplana çıkmamasıdır. Bu eserlerin müellifi toplumun ta kendisidir. Bu nedenle bu metinler için anonim diyebiliriz çünkü bilgi kendisine ait değildir. Bununla birlikte yazıya aktarılan bu menkıbe artık dondurulmuştur ve tek-tipleşmiştir. Bilginin aktığı mecra sözdür, fakat metin söz konusu olduğu zaman onun her şeye rağmen bir ortodokslaştırma etkisi vardır.

Menkıbelerin işlevlerine değinerek konuşmasına devam eden Yıldırım’a göre menkıbeler her şeyden önce eğlence aracıdır, öğreticiliği daha sonra gelir. Eğlendirme öğretmenin önündedir. Menkıbe yepyeni, toplumda daha önce olmayan bir şeyi öğretmez, önceden beri var olanı konvansiyonel kalıplar içerisinde topluma yeniden sunar. İkinci bir işlevi ise bir hikâye ile soyut bir fikrin anlatılmasını sağlamasıdır. Hikâyenin kendisi gerçekleşmemiş olsa dahi soyut olanı anlatmada bir araç olarak kullanılır. Tarihçi bu hikâyenin nasıl gerçekleştiğinin peşine düşmemelidir, bu hikâye ile verilen mesaja, soyut bilgiye ulaşması gerekir. Bununla birlikte bazı menkıbeler gerçekleşmiş bir olaya dayanır ancak bu olay dahi gerçek niteliğinin detaylarını yitirir. Bu tür anlatılarda zaman kayabilir, detaylar mevcut kalıplara yaklaşır, gerçek olay kerametler ve ilginç detaylarla örülür. Gerçek olaydan hareketle konvansiyonel bir olay haline gelir. Menkıbenin kimi örneklerinde görülen üçüncü işlevi ise gerçek olaya dayanmayan, soyut hakikati anlatmayan tamamen eğlendiren bir yapıda olmasıdır. Ejderha, cadı gibi beş altı temel motif üzerinden hikâyeler işlenir bu türlerde. İçerik olarak tarihi gerçekliği anlatmasa da toplumsal hafızadaki değerleri aktarması bakımından tarihçi için değer taşır.

Yıldırım, bu metodolojik çerçeveyi çizdikten sonra Kızıldeli Velâyetnâmesi üzerine bazı bilgileri bizlerle paylaştı. Menakıbname ucuca eklenmiş menkıbe parçalarından oluşur. Bir menkıbe metninde alt hikâyeciklerin niteliğinin iyi belirlenmesi gerekir. Menkıbeler yukarıda zikredilen kategorilerden hangisine giriyorsa o çerçevede değerlendirilmelidir. Örneğin Yıldırım’a göre bir tarihçi Kızıldeli Velâyetnâmesi’nin başındaki rüya hikâyesinde olayın kendisine bakmamalıdır. Burada soyut bir şey anlatılmak istenir, bu nedenle anlatılan olayla ilgili tarihi tespitlerin peşine düşmek anlamsız hale gelebilir.

Yıldırım’ın verdiği bilgilere göre bu velâyetnâme eksiktir, Kızıldeli’nin tekkede yerleşip şeyhlik yaptığı dönem yoktur. Velâyetnâmenin konusu doğrudan Rumeli’nin kırklar tarafından nasıl fethedildiğidir. Kızıldeli’nin tekkeye yerleştikten sonraki dönemiyle ilgili kerametleri ise müridi Sadık Abdal Dîvânı’nda bulmak mümkündür. Öte yandan Velâyetnâme’ye hiç girmemiş olan menkıbelerin doğrudan sözlü aktarımla halk arasında biliniyor olması da muhtemeldir.

Nihai kertede, tarihçilerin menkıbevî anlatıyı ana kahramana giydirilen rollerden arındırıp ana çekirdeğe inmeye çalışmak ve yan kaynaklarla bu bilgileri test etmek yoluyla ele alması gerektiğini söyleyen Yıldırım, Kızıldeli Velâyetnâmesi’ndeki bazı anlatıların kroniklerdeki bilgilerle karşılaştırılarak ele alınmasının öneminin altını çizmektedir. 

9 Ekim 2014 Perşembe

Hakan Erdem, Abdal Musa Velâyetnâmesi



Sabancı Üniversitesi’nde tarih doktoru olan Hakan Erdem, 28 Mart 2013 tarihinde, Bilim ve Sanat Vakfı’nda (BİSAV) düzenlenen mekanıbname okumaları çerçevesinde “Abdal Musa Velâyetnâmesi” başlıklı bir konuşma yaptı.

Hakan Erdem’in konuşmasını BİSAV Bülten’e değerlendiren Emine Kaval’ın yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

-
Kim ne bilür bizi ne soydanız
Ne bir zerre oddan ne hod sudanız
Bizim hususumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki boydanız
Neslimizi sorarsan asl-ı Hû’danız.

Menâkıbnâmeler serisinin yedinci konuğu olan Hakan Erdem ile Abdal Mûsâ Velâyetnâmesi üzerine uzun soluklu bir sohbet gerçekleştirildi.

Sunumunun başında menâkıbnâme ve tarih ilişkisi üzerinde duran ve bu bağlamda, Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman’ına dikkat çeken Erdem’in ifadesiyle, eser en eski kroniklerden biri sayılmakla beraber, türü itibariyle menâkıbnâmedir. Batı literatüründe hagiografi olarak adlandırılan ve azizlerin hikâyesini anlatan bu edebi tür, bizdeki menâkıbnâmelerin karşılığıdır. Menâkıbnâmeler genel itibariyle azizlerin kerametlerini çok da düzenli olmayan bir tarzda, parça parça anlatır. Âşıkpaşazâde kendisi de ehl-i tariktir. Bu nedenle, menâkıbnâme formatında tarih yazar, azizler için kullanılan formatı siyasi liderler için kullanır. Bu (derviş) bakış açısıyla yazdığı için Osman ve Orhan Gazi derviş niteliğiyle karşımıza çıkar: Derviş Osman, Miskin Osman gibi.

Bu eser Osman ve Orhan Gazinin etrafındaki tarihi şahsiyetler hakkında da bilgi vermektedir: Bunlar abdallar, dedeler ve babalardır. Erdem’e göre burada verilmeye çalışılan mesaj, daha padişahlık ortada yokken, bu beylerin abdallar ve babalarla beraber olduğudur. Aralarındaki ilişki mükemmeldir, ancak devletin kurulup büyümesiyle bu ilişkinin bozulduğu zamanlar da görülür. Dolayısıyla, abdallar ve babalar o dönemde belli bir fonksiyonu icra etmişler ve onlar üzerinden anlatılagelenler bir zaman olayların izah edilme şekli olmuştur. Sonraları ise bu kültür, zaman içerisinde marjinalleşen insanların kültürü haline gelmiştir. Erdem’in vurguladığı diğer bir husus, bir halkın inancı hakkında bir şeyler öğrenmek, ancak kendi içinden biri tarafından anlattığı zaman mümkündür (bkz. Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman) ve bu tarz eserler cazibesini koruduğu müddetçe tedavülde kalmaktadır.
Abdal Musa’ya gelince, o, Osman ve Orhan’ın yakın çevresinde bulunduğu düşünülen bir abdaldır. Horasan’dan gelip Orhan Gazi ile Bursa’nın fethinde bulunmuştur. Adına yazılmış velâyetnâme dışında Abdal Musa hakkında bir şey bilinmemektedir. Günümüzde, bu velâyetnâmenin birkaç edisyonu mevcuttur.

İnanç tarihinin çok zor bir alan olmasından hareketle, belgelerde karşılaşılan birtakım bilgilerin araştırmacının kafasına uymaması durumunda ortaya çıkan sorunları Abdurrahman Güzel’in Abdal Musa Velâyetnâmesi isimli çalışmasından yola çıkarak ortaya koyan Erdem, yukarıda verdiğimiz orijinal metnin son satırındaki “asl-ı Hû’danız” bölümünü Güzel’in, “asl-ı Hoy’danız” şeklinde çevirmeyi tercih ettiğini ve böylece Abdal Musa’nın aslını Horasan’daki Hoy isimli bir Türk boyuna dayandırdığını belirtmektedir. Erdem’in buna binaen tespit ettiği sorunlar/yanlışlar şöyledir: (1) Hoy, Horasan’da değildir. (2) Hoy diye bir Türk boyu yoktur. (3) Kitabının inceleme kısmında asl-ı Hoy diyen Güzel, velâyetnâmenin çevirisinde asl-ı Hû demektedir. İnanç tarihi açısından çok önemli olan bu tercihle müellif “aslı” nereye dayandırmak istediğine dair görüşünü serdetmektedir. Zira asl-ı Hoy ile asl-ı Hû’nun çağrışımları birbirinden tamamen farklıdır.

Erdem’in Abdal Musa Velâyetnâmesi üzerine yaptığı incelemeye göre, on yedinci yüzyıldan kalma 12-13 sayfalık bu kısa metinde tarih malzemesi sayılabilecek bilgi bulunmamaktadır. Eserde tarihi olay niteliğinde sadece Rumeli fütuhatı zikredilir. Metne göre fütuhatı yapan Aydınoğlu Gazi Umur’dur, onu takdis eden de Abdal Musa’dır. Ancak bu bilgi gerçekle örtüşmemektedir, zira Gazi Umur’un böyle bir fütuhat girişimi yoktur.

Tarihi olaylar ve siyasi kültüre ait doyurucu bilgi içermeyen bu eserin inanç tarihi açısından değerine dikkat çeken Erdem, bu ve benzeri eserlerden yola çıkarak o dönemde insanların inançlarının kökenlerinin ve diğer inanç sistemleri ile alakalarının tespit edilebileceğini ifade eder. Erdem’in inanç tarihine dair elde ettiği bulgulardan bazıları şöyledir: Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgili anlatılan bir hikayede tenasühe/reenkarnasyona dair ifadeler vardır; beyler ancak abdallar tarafından kutsanırlarsa yönetici olabilmektedir; abdalların beylere börk giydirmesi Hristiyanlıktaki taç giydirme merasimi ile benzeşmektedir; manevi otoritenin siyasi otorite üzerindeki hakimiyeti ve aralarındaki rekabetten doğan gerilim (manevi otoriteye karşı çıkanlar affedilmemekte ve bir şekilde cezalarını bulmaktadır); eski Hristiyan topraklarında asl-ı Hû’dan olmanın anlamına dair ipuçları; o dönemde yaşayan insanların çok da Ortodoks sayılabilecek bir İslâm inancına sahip olmadıkları; erken Osmanlı dünyası ve kimliği ve buna bağlı olarak o dönemde bu tarz eserlere olan ihtiyaç ve bunun sebepleri; rekabetin sadece manevi ve dünyevi otorite sahipleri arasında vuku bulmadığı, manevi saha içinde de erenler arasında bir üstünlük yarışının varlığı.

Öte taraftan, Erdem’e göre Abdal Musa Velâyetnâmesi’nde anlatılan hikayeler bilimsel şüphe ile karşılanmalıdır. Tarihçi için önemli olan husus kıssadan ziyade, kıssadan çıkacak hisse olmalıdır. Velâyetnâmedeki bilgilerin gerçekle örtüşmemesinden dolayı Abdal Musa diye bir kişinin yaşamadığı ve başka yerlerden bildiğimiz kerametlerin de ona atfedilmesiyle bir velayetnâmenin doğduğu görüşünü savunan Erdem, bu eserin ilk Osmanlıların kim olduklarına ışık tutması hasebiyle öneminin yadsınamayacağını, öne çıkarılan olay ve kişilerle de neyin anlatılmak istendiğine yoğunlaşılması gerektiği kanaatinde.