İslam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2014 Pazar

Resimli El Yazmalarında Mübâhele Hadisesi


Mübâhele
Birunî, el-Âsârü'l-bâkiyye
1307-1308
Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi Or.Ms 161*
24 Zilhicce 9/3 Nisan 631 tarihinde meydana gelen Mübâhele hadisesi, resimli el yazmalarında tekrarlanan bir tema olmamıştır. 

Mübâhele, ilk defa, Birunî’nin (ö. 1061) çeşitli toplumların kullandığı takvimlerle ve bu takvimlerdeki belirli günlerle ilgili bilgi veren el-Âsâru'l-bâkiyye ani'l-kurûni hâliyye adlı eserinde resimlenmiştir. Burada daha önce  Gadir-i Hum hadisesinin de ilk defa bu eserde resimlendiğinden söz etmiştik.

Mübâhele
Birunî, el-Âsârü'l-bâkiyye
XVI. yüzyıl
Paris Millî Kütüphanesi Supp. Arabe 1489*

Hadise, önce el-Âsâru’l-bâkiyye’nin 1307-1308 yıllarına tarihlendirilen resimli nüshasında (Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi Or.Ms 161) tasvir edilmiş, aynı kompozisyon eserin XVI. yüzyıla tarihlendirilen kopya nüshasında (Paris Millî Kütüphanesi Supp. Arabe 1489) tekrarlanmıştır.

el-Âsârü’l-bâkiye’nin her iki nüshasında da resmin sağında başını omuzlarına kadar kapatmış abası ve siyah sakalıyla yer alan figür, Hz. Muhammed’i (s); arkasında yer alan biri kadın, diğeri erkek iki figür ise Hz. Ali ile Hz. Fatma’yı temsil etmektedir. Resimde görülen iki erkek çocuktan biri Hz. Hasan, diğeri Hz. Hüseyin’dir. Hz. Ali, çocuklarından birini omuzundan tutmuştur. Bu figürün Hz. Hüseyin olduğu tahmin edilmektedir. Gruptan ayrı, sahnenin ortasına daha yakın bir konumda resimlenen çocuk figürünün ise Hz. Hasan olduğu düşünülmektedir. Karşı tarafta yer alan üç figür de Necran heyetinin başkanları Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise ve Akib Abdülmesih olmalıdır.
 
Mübâhele
Mecmua
1410-1411
Gulbenkian Koleksiyonu LA. 161

Bu iki resmin dışında araştırmacılar, Timurlu sultanlarından İskender Sultan (ö. 1415) için hazırlanan Mecmua nüshasının Hamdullah Mustafa’nın Tarih-i Güzide’sini muhtevi bölümündeki bir resmin de Mübâhele hadisesini konu aldığı kanaatindedir. 1410-1411 tarihli bu Mecmua Lizbon’daki Gulbenkian Koleksiyonu’nda bulunmaktadır (LA. 161). 

Mübâhele (detay)
Mecmua
1410-1411
Gulbenkian Koleksiyonu LA. 161
Çift sayfada yer alan resmin sağında, elinde asası ile sahnenin ortasında yer alan kişinin Peygamber Efendimiz olduğu düşünülmektedir. Bu durumda, Hz. Peygamber’in arkasında oğullarıyla bir arada gösterilen figür Hz. Ali olmalıdır. Bu resimde, belki de mahremiyetinden ötürü, Hz. Fatma’ya yer verilmediği görülür. Sahneye melekler ve Müslüman oldukları tahmin edilen kimliği belirsiz bir grup eşlik etmektedir. Soldaki kadın ve erkeklerden oluşan figürler Necranlılar olmalıdır.
Necran heyeti Hz. Peygamber'e sorular soruyor
Siyer-i Nebi
New York Halk Kütüphanesi
Siyer-i Nebi’de de Cebrail’in Hz. Peygamber’e Âl-i İmrân Suresi’nden bir kısım ayetleri getirdiği anı tasvir eden bir resim bulunmaktadır. Resimde tasvir edilen mekândan ve resme kaynaklık eden metinden anlaşılacağı üzere bu resmin konusu, Hz. Peygamber’in Necran heyetini mübâhele öncesindeki kabulüdür. Hadis ve tarih kaynaklarında anlatıldığı üzere Hz. Peygamber, mübahâle öncesinde Necran heyetine başkanlık eden Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise ve Akib Abdülmesih’le Hz. İsa’nın babası konusunda tartışmış, tartışma üzerine Âl-i İmrân Suresi’nin bir kısım ayetleri nazil olmuştur. Nazil olan ayetlerde sorularının cevapları olduğu halde Hıristiyan heyetin tartışmaya devam etmesi üzerine mübâhele ayeti nazil olmuştur. Bazı araştırmacılar yanlışlıkla resmi mübâhele hadisesiyle ilişkilendirmişlerdir.

Ertuğrul Ertekin
________________
kaynak: Serpil Bağcı, “Metinlerden Resimlere: Elyazması Tasvirlerinde Hz. Ali”, Tarihten Teolojiye İslâm İnançlarında Hz. Ali, ed. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 2005, s. 217-250; Sünbül Keçelioğlu, İslam Resim Sanatında Hz. Ali ve Hâvernâme, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2008; Zeren Tanındı, Siyer-i Nebi, İstanbul 1984.

Ehl-i Beyt’in Şanında Nazil Olan Ayetler: Mübâhele Ayeti


Âl-i Aba
Kaçarlar dönemi, 35x25 cm
İmam Rıza Asitanesi Müzesi

Hadisenin Tarihî Arka Planı

Cahiliye döneminde Arap yarımadasında en çok Hıristiyan topluluğun bulunduğu bölge, Hicaz ile Yemen arasındaki Necran bölgesidir. Necranlı Hıristiyan kabile, kendine ait bir idari sistemle yönetilmiştir. Üç liderin temsil ettiği mevkiler Akib, Uskuf ve Seyyid makamlarıdır. Akib; kabilenin emiri ve kendisiyle müşavere edilen rey sahibi kimsedir, kararlar bunun görüşüyle alınır. Seyyid; yolculuk ve toplantıların yöneticisi konumunda olup kendisine iltica edilen merkezi kimselerdir. Uskuf da; din âlimi ve piskoposlarıdır ki bunlar kendi kitaplarını okudukları yerlerin de sahibidir. Hz. Peygamber döneminde kabilenin bu makamlarından Akibliği Kinde kabilesinden Abdülmesih, Uskufluğu Beni Rebia’dan Ebu Harise b. Alkame, Seyyidliği ise el-Eyhem temsil etmektedir. Bunların içinde en çok şeref sahibi olan Ebu Harise olup Rum kralları adına birçok faaliyet icra etmiştir.

Hz. Peygamber, Heyetler Yılı (Senetü’l-vufud) olarak bilinen 9./631. yılda İslâm’a davet etmek üzere Necranlı Hıristiyan din adamlarına, onları İslâm’a davet eden bir mektup yazmış ve mektubu, Utbe b. Gazvan, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Hudayr b. Abdullah ve Suheyb b. Sinan’la Necran’a göndermiştir. Mektubun tercümesi şöyledir:

Resulullah Muhammed’den Necran keşişlerine,
İbrahim, İshak ve Yakub’un İlahının adıyla!
Ben sizi yaratıklara tapma yerine Allah’a ibadet etmeye davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum.
Şayet bunu kabul etmez iseniz cizye vereceksiniz; cizyeyi de reddederseniz sizinle savaşacağım.
Selamlarımla

Mektubu okuyan Necran’ın ileri gelenleri ve din adamları bir karara varmak üzere toplantı düzenlediler. Toplantıda, o sırada 120 yaşında olan Ebu Hamid, katılımcılara nasihatlerde bulundu ve çok iyi düşünmelerini tavsiye etti. Onlarsa Rum kralına mektup yazmayı ve ondan Hicaz’a asker sevk etmesini istemeyi kararlaştırmışlardı.

Toplantı bitmek üzereyken Harise b. Asal adında bir din adamı ayağa kalktı ve Kitab-ı Mukaddes’in Hz. İsa’nın vasiyetlerini muhtevi bölümünü okudu. Okuduğu bölümde Hz. İsa, Mekke’deki Paran (Arapçası Faran) Dağı yakınlarında doğacak Paraklit (Arapçası Faraklit) adındaki son peygamberden söz ediyordu.[1]

Seyyid el-Eyhem ve Akib Abdülmesih, Harise’nin bu hatırlatmasından rahatsız oldular. Üçü arasındaki tartışma uzadı. Sonunda Seyyid el-Eyhem, Hz. İsa’nın vasisi Şemun b. Hamun es-Safa’ya son peygamberin alametlerini haber veren Şemun Sahifesi’ni okumaya karar verdi. Bu alametlerden biri, son peygamberin oğullarının ahir zamanda sönmeye yüz tutan din ve hidayet meşalesini tekrar alevlendirecekleridir. Seyyid el-Eyhem bu cümleleri okuduktan sonra Faraklit’in Hz. Muhammed (s) olamayacağını, çünkü onun oğlunun olmadığını söyledi. Bunun üzerine Harise ondan el-Camia adı verilen bir başka kutsal kitabı okumasını istedi.

Ertesi gün idareciler ve din adamları bir kez daha toplandılar. Bu toplantıda Akib Abdülmesih, Hz. Muhammed’in (s) peygamber olduğunu ileri sürdü; fakat onun kendi kavminin peygamberi olduğunu, bütün insanlara gönderilmediğini ekledi. Bunun üzerine Harise, “O peygamber ise, onun bütün insanlığa gönderildiği iddiasını nasıl kabul etmezsin?” diye sordu. Tartışma devam etti. Sonunda el-Camia’nın okunmasına karar verdiler. el-Camia’nın Hz. Âdem faslında, ilkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler hakkında malumat vardı ve orada Ahmed isminde bir son peygamberden söz ediliyordu. Harise ayrıca Şit Sahifesi adını verdikleri bir başka kutsal kitaptan, Hz. Âdem’in arş-ı alada “La ilahe illallah Muhammed resulullah” yazdığına dair rivayetini okudu.

Toplantının sonunda Peygamber Efendimizle görüşmek üzere Medine’ye bir temsilci heyeti gönderilmesi kararlaştırıldı.

Temsilci Heyetinin Medine’ye Hareketi

Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise b. Alkeme ve Akib Abdülmesih, içlerinde on dört din adamının bulunduğu Haris b. Kab kabilesinden altmış veya yetmiş kişiden oluşan bir heyetle Medine’ye hareket etti. Öte tarafta Hz. Peygamber, mektubu götüren sahabîlerin uzun zamandır dönmemesi üzerine, Necran’a bir askerî birlik göndermişti. Birlik yolda heyetle karşılaştı ve beraber Medine’ye döndüler.

Necranlılar Medine’ye girmeden önce Yemen işi süslü elbiseler giyinip güzel kokular sürdüler, atlarının üzerinde, ellerinde mızraklarla Medine’ye girdiler. Onlar bu şekilde Hıristiyanların azamet ve haşmetini Müslümanlara sergilemek istiyorlardı. Mescid-i Nebevi’ye vardıklarında Hz. Peygamber ikindi namazını yeni bitirmişti. Bu vakit aynı zamanda Hıristiyanların da ibadet vaktiydi. Nakus (çan) çalıp Mescid-i Nebevi’de doğuya yönelerek ibadete durdular. Sahabeden itiraz edenler olduysa da Hz. Peygamber ibadet esnasında kimsenin onları rahatsız etmesine izin vermedi.

Bir rivayete göre elbiseleri ve takıları sebebiyle Hz. Peygamber bir gün süresince heyetle görüşmemiştir. Bir başka rivayete göre ise Hz. Peygamber üç gün boyunca onları kendi haline bırakmış, onlar da bu süre içerisinde Hz. Peygamber’deki peygamberlik alametlerini gözlemlemişlerdir.

Daha sonra heyet başkanları Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise ve Akib Abdülmesih, Hz. Peygamber’le müzakere etmek için huzuruna çıktılar. Hz. Peygamber önce onları Allah’ı birlemeye davet etti. Onlar zaten Müslüman olduklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Siz yalan söylüyorsunuz. Sizi İslâm’ı kabulden üç şey alıkoymaktadır: Domuz eti, haç ve (Hz. İsa’nın) Allah’ın oğlu olduğuna inanmanız.” diye karşılık verince, Hz. İsa hakkındaki düşüncesini sordular.[2] Hz. Peygamber, “O, Allah’ın seçtiği kuluydu.” cevabını verdi. Bunun üzerine, “Onun babası kimdi?” dediler. Hz. Peygamber, “O bir ilişki neticesinde dünyaya gelmedi ki babası olsun!” dedi. Bu defa, “Peki, öyleyse onun Allah’ın yaratılmış kulu olduğunu nasıl söylersin?” diye itiraz ettiler. Bu soru üzerine Allah Teâlâ Resul’üne vahyetti:

“Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmran, 59)

Hz. Peygamber ekledi: “Buna göre Hz. İsa’nın babasız doğması onun ilah olduğunu göstermez!”

Hıristiyan din adamları bu cevaptan memnun kalmadılar ve tartışmayı sürdürmek istediler. Bunun üzerine Allah bir kez daha Resul’üne vahyetti:

“Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: ‘Gelin oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı; nefislerimizi ve nefislerinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.’” (Âl-i İmran, 61)

Hz. Peygamber, “Eğer söylediklerimi (okuduğum ayetleri) kabul etmiyorsanız benimle mübâhele edin! Eğer ben doğru isem Allah’ın laneti sizin üzerinize nazil olsun. Yok, eğer yalancı isem, lanet benim üzerime nazil olsun.” dedi.

Bunun üzerine ertesi gün Mescid-i Nebevi’nin kuzeydoğusunda, Medine dışındaki İcabe Mescidi’nin[3] yakınında bir mevkide mübâhele[4] etmek üzere ayrıldılar. Hıristiyan din adamları ikametgâhlarına gittiklerinde İmam Cafer es-Sadık’ın Kummî’nin Tefsir’inde naklettiği rivayetine göre aralarında şu konuşmalar geçmiştir:

“Eğer ümmetiyle gelirse mübâhele edelim; çünkü bu durumda onun peygamber olmadığı anlaşılmış olur. Ama eğer akrabalarıyla gelirse etmeyelim; çünkü kimse kadınının, oğlunun zararına olacak bir davranışta bulunmaz ve bu, onun davasında doğru olduğunu gösterir.”

Mübâhele Günü

Ertesi gün, 24 Zilhicce 9/3 Nisan 631 tarihinde[5], kalabalık bir topluluk hadiseyi izlemek için Medine dışında toplanmıştı.
Hz. Peygamber Medine’den çıktı. Üzerinde siyah kıldan yapılmış abası vardı. Hz. Hüseyin kucağındaydı, Hz. Hasan'ın elini tutmuştu. Hz. Fatıma babasının arkasındaydı, Hz. Ali de Hz. Fatıma’nın arkasından yürüyordu. (Bir başka rivayete göre Hz. Ali’nin elini tutmuştu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin önde yürüyordu; Hz. Fatıma ise babasının arkasından geliyordu.) Hz. Peygamber kararlaştırılan yere iki ağaçlık mesafe kalınca durdu. İki ağaç arasının temizlenmesini ve düzlenmesini istedi. Sonra abasını çıkarıp iki ağacın arasına serdi ve abasıyla yerde oturan Ehl-i Beyt’inin üzerini örttü. Kendisi ayakta durmuştu. Sol omuzu abanın altındaydı ve elindeki yaya yaslanmıştı. Sağ elini mübâhele için göğe kaldırdı ve “Allahım! Bunlar benim Ehl-i Beytim’dir!” diyerek Tathir ayetini (Ahzab, 33) okudu. Ardından Ehl-i Beyti’ne, “Ben dua edince siz âmin deyin!” buyurdu.

Bu esnada Hıristiyan heyeti etraftakilere Hz. Peygamber’in yanındakilerin kim olduklarını soruyorlardı. “Adam, amca oğlu, damadı ve vasisi; kadın da kızı Fatıma’dır. Çocuklar ise torunları Hasan ile Hüseyin’dir.” cevabını alınca korkuya kapıldılar.

Hz. Peygamber Necranlılara hitap etti:

“Bunlar oğullarım, kadınlarım ve nefsimdir. Siz de onların benzerlerini getirin de mübâhele edip Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim!”

Bu sözleri işiten Seyyid el-Eyhem’in, Uskuf Ebu Harise’nin ve Akib Abdülmesih’in benzi attı, dizleri titredi. Bir yandan da kendi aralarında konuşuyorlardı: Birisi, “Allah’a ant olsun onun oturuşu önceki peygamberlerin mübâhele merasimindeki oturuşunun aynıdır.” dedi. Biri diğerine, “Onunla mübâhele edelim mi?” diye sordu. Diğeri, “Zamanın peygamberiyle mübâhele eden büyük küçük herkesin helak olduğunu, zürriyetlerinin kesildiğini bilmez misin?” diye karşılık verdi. Uskuf Ebu Harise,“Ben öyle simalar görüyorum ki Allah’tan dağı yerinden oynatmasını isteseler Allah dualarını kabul eder. Sakın mübâhele etmeyin, yok olursunuz! Ağzından lanet kelimesi çıkarsa biz bir daha asla ailemizin yanına dönemeyiz.” dedi. Hz. Peygamber’in şartlarını kabul edip bir barış anlaşması yapılmasını istediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a ant olsun eğer sizinle mübâhele etmiş olsaydım, bu çölün tamamı ateşle dolar, siz de derhal helak olurdunuz.”

Necran heyeti, Münzir b. Alkame’yi anlaşma metnini hazırlamakla görevlendirdi. Hz. Peygamber’in huzuruna çıkan Münzir Müslüman oldu. Hz. Peygamber de Hz. Ali’yi anlaşma metnini hazırlamakla görevlendirmişti. Hz. Ali anlaşmayı nasıl hazırlaması gerektiğini sorunca Hz. Peygamber bütün yetkiyi Hz. Ali’ye bırakarak, “Sen karar ver!” buyurdu.

Ertuğrul Ertekin

kaynaklar: Ali Mamurî, “Berresi-i Tarihî-i Ayet-i Mubâhele ve Baztabha-yi Kelamî-i ân”, Şia-şinasî, Sayı: 19, 1386, s. 85-100; Cafer Subhanî, “Tahkik-i Peyramun-i Sal, Mah ve Ruz-i Mubâhele”, Mekteb-i İslâm, Yıl: 23, Sayı: 9, 1362, s. 35-39; Enise Askerî, “Teemmulî der Mubâhele”, Ulum-i İslâmî, Sayı: 7, 1386, s. 49-68; Louis Massignon, “Mübâhele”, İslâm Ansiklopedisi (MEB), 1971, c. 8, s. 777-778; Muhammed Sadık Necmi, “Mescidu’l-icabe ya Mescid-i Mübâhele”, Mikat-ı Hac, Sayı: 41, 1381, s. 112-130; Mustafa Fayda, “Hz. Muhammed’in Necranlı Hıristiyanlarla Görüşmesi ve Mübâhele”, Ankara Üniversitesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, 2, 1975, s. 143-149; Mustafa Fayda, Mübâhele; Ömer Faruk Harman, “Fârân”; Sıddık Ünalan-Hakan Öztürk, “Hz. Muhammed’in Hıristiyanlarla Yapmış Olduğu Diplomatik Münasebetlerin Evrensel Boyutu”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 12, Sayı: 2, 2007, s. 11-31; Zehra Emirayî-M. Cevad Rızayîreh, “Ayet-i Mubâhele ve İmamet-i Ali (as)”, Pejuheşha-yi Edyanî, Sayı: 1, 1392, s. 103-120.

[1] “Rab Sina’dan geldi, Seir’den (Filistin dağları) doğdu, Paran dağından parladı.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 33/2) ifadesi, İslâmî kaynaklarda Hz. Muhammed’in geleceğinin müjdelenmesi olarak yorumlanmakta ve şu şekilde açıklanmaktadır: Rabbin Sina’dan gelmesi Hz. Musa ile konuşması, Seir’den doğması Hz. İsa’ya İncil’i indirmesi, Paran dağından parlaması da Hz. Muhammed’e (s) Kur’ân-ı Kerim’i inzal etmesidir. Daha fazla bilgi için bkz. Ömer Faruk Harman, “Fârân”.
[2] Kaynakların belirttiğine göre Peygamber Efendimiz bu soruya hemen cevap vermemiş, kısa bir müddet sonra da Âl-i İmran Suresi’nin ilk seksen ayeti nazil olmuştur. Bu ayetlerde Hıristiyanlık hakkında bilgi verilmekte, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişine Hz. Âdem’in annesiz ve babasız olarak yaratılışı örnek gösterilmekte, daha sonra da mübâhele ayeti yer almaktadır.
İcabe Mescidi
[3] İcabe Mescidi (Mescidü’l-icabe), Hz. Peygamber hayattayken yapılmıştır. Bu mescitte kıldığı namazın ardından uzunca bir süre dua eden Hz. Peygamber, duasında dilediği üç şeyden ikisine icabet olunduğunu bildirmiştir. Mescidin adı bu yüzden İcabe Mescidi’dir. Bu mescid, Evs kabilesinin bir boyu olan Beni Muâviye b. Malik b. Avf kabilesinin topraklarında bina edildiğinden Beni Muâviye Mescidi olarak da bilinir. Şiî hacılar mübâhele hadisesi İcabe Mescidi’nin yakınında gerçekleştiğinden bu mescide Mübâhele Mescidi demekte ve bu mescide özel bir teveccüh göstermektedirler.
[4] Arapçada “b h l” kökünden türeyen mübâhele sözcüğü; “bırakmak, terk etmek” ve “lanet etmek, nefret etmek” anlamlarına gelir. Terim anlamında mübâhele sözcüğü, “tartışmadan sonra muhalif taraf için Allah’ın lanet ve azabının nazil olmasını dilemek” anlamındadır. Mübâhele hadisesiyle ilgili ayetlerin ve bunların nüzul sebebinin incelenmesinden mübâheleye konu teşkil eden hususun dinî mahiyette olduğu ve şahit, belge gibi maddî delillerle ispatının mümkün bulunmadığı anlaşılmaktadır.
[5] Mübâhele hadisesinin hangi gün meydana geldiği hakkında farklı görüşler vardır. Genel kabul gören görüşe göre hadise, 24 Zilhicce 9/3 Nisan 631 tarihinde gerçekleşmiştir.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Gadir Mescidi



Gadir Mescidi'nin tahrip edildikten sonraki hali
Gadir Mescidi, tam olarak Peygamber Efendimizin (s), Hz. Ali’nin (as) velayet ve imametini ilan ettiği, Gadir-i Hum hutbesini irad buyurduğu yerde, Hz. Peygamber'in öğle namazını eda ettiği su birikintisi ile göze arasında inşa edilmiştir. Mescidin coğrafî konumunu bildiren rivayetlerinde Bekrî ve el-Hamevî, bu mescitten Nebi Mescidi diye bahsetmektedirler. Nitekim siyer müellifleri Vâkıdî ve İbn Hişâm'ın rivayetlerine göre sahabîler, Hz. Peygamber'in namaz kıldığı yerleri mukaddes sayarak orada mescid bina etmişlerdir. Vâkıdî bu şekilde yapılmış on beş, İbn İshâk'tan nakleden İbn Hişâm ise on yedi mescidin ismini saymaktadır. Dr. Caferiyan ise bu rivayetleri nakletmez, mescidi Şiîlerin yaptığı görüşündedir. İnşa edildiği tarihten itibaren Ehl-i Beyt İmamları (as), Şiîleri bu mescide gitmeye teşvik etmişlerdir.

Kuleynî’nin el-Kâfi’de naklettiğine göre İmam Cafer es-Sadık’la Medine’den Mekke’ye yolculuk eden Hassan Cemmal şöyle rivayet eder: Gadir Mescidi’ne vardığımızda Efendimiz mescidin sol tarafına bakıp, Burası Resulullah’ın durduğu yerdir. Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır, sözünü burada söylemişti, dedi.

Yine aynı kaynakta yer alan bir başka hadisinde İmam Cafer es-Sadık, Resulullah’ın Hz. Ali'yi imam tayin ettiği, Allah’ın hakkı aşikâr ettiği yere inşa edilen Gadir Mescidi’nde namaz kılmanın müstehap olduğunu söyler. Bu yüzden Mekke’ye giden Şiî hacı kafileleri, Gadir Mescidi’ni ziyaret etme imkânı olduğunda mutlaka bu mescide gidip namaz kılmışlardır.

Şehid-i Evvel diye tanınan Muhammed b. Mekkî (ö. 1384) kendi zamanında mescidin yalnızca duvarlarının durduğunu ve hac güzergâhının genellikle mescidin yanından geçtiğini haber vermektedir.

Seyyid Muhsin Emin (ö. 1953), Şeyh Ensarî (ö. 1864) döneminde Hindistanlı Şiî padişahların bu mescidi onardığını bildirmektedir.

Gadir Mescidi'nin tahrip edildikten sonraki hali
Farsça haber sitelerinde yer alan bilgilere göre Gadir Mescidi, mukaddes mekânları ziyaret etmeyi şirk telakki eden Vahhabilerce yıkılmıştır. İlgili haberi buradan okuyabilirsiniz. Fotoğraflar bu haberden alınmıştır.

Ertuğrul Ertekin
________________
kaynak: Abdülhadi Fazlî, “Tavsif-i Coğrafya-yi ve Tarihî-i Gadir-i Hum”, Gulistan-ı Kur’ân, 1379, Sayı: 6, s. 6-11; Resul Caferiyan, “Atlas-ı Şia”, Tahran 1391, s. 16.

12 Ekim 2014 Pazar

Resimli El Yazmalarında Gadir-i Hum


Gadir-i Hum’da Peygamber Efendimiz’in (s) Hz. Ali’yi (as) veli ve imam tayin ettiği anın, Gadir-i Hum hadisinin tasvir edildiği ilk resimli yazma, Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi’nde (Or.Ms 161) bulunan, Birunî’nin (ö. 1061?) el-Âsâru'l-bâkiyye ani'l-kurûni hâliyye adlı eseridir.

el-Âsâru’l-bakiyye çeşitli toplumların kullandığı takvimlerle ilgilidir ve tarihî olaylar bu takvimlerdeki belirli günlerle bağlantılı olarak aktarılmıştır. Moğol yönetimindeki Tebriz veya Maraga’da XIV. yüyzyıl başlarında resimlenen nüsha, ressamın ve muhtemelen kitabın sahibinin Şiî eğilimlerinden izler taşır. Sonraları, Şiî ikonografinin önemli bir teması olan Gadir-i Hum olayının ilk tasviri bu yazmada görülür. Burada Hz. Ali, özgün ve önemli kimliğini vurgulayıcı bir şekilde resimlenmiştir: Daha uzun boyludur ve yüzünü çevreleyen nur daha parlaktır. Hz. Peygamber Hz. Ali’ye doğru bakmaktadır, bir elini sevgiyle ve desteklercesine onun omuzuna koymuştur. Hz. Ali de gözlerini Hz. Peygamber’e çevirmiştir, elinde Zülfikârı tutmaktadır. 

 

Birunî, el-Âsâru'l-bakiyye 
XIV. yüzyıl
Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi Or.Ms.161*

Aynı eserin XVI. yüzyılda resimlenen bir başka nüshasında da Gadir-i Hum olayı tasvir edilmiştir. Paris Millî Kütüphanesi’ndeki (Supp. Arabe 1489) bu nüshada Gadir-i Hum, bir önceki nüshadaki resmin kopyasıdır. 

 
Birunî, el-Âsâru'l-bakiyye 
XVI. yüzyıl
Paris Millî Kütüphanesi Supp.Arabe 1489*

Gadîr-i Hum tasviri, Safevîler döneminde, Ehl-i Beyt İmamlarının (as) hayatlarına dair yazılan ilk metin olarak bilinen İbn Arabşah Muhammed'in Ahsenü’l-kibar’ının 1588 tarihli nüshasında da yer almıştır. Gülistan Sarayı Kütüphanesi'ndeki (no. 2252) bu nüshadaki Gadir-i Hum tasvirinde, Şiî akidenin yansıması daha belirgindir. Hz. Peygamber ile Hz. Ali'nin yüzleri peçeli, başları halelidir. Hz. Peygamber'in Hz. Ali belinden kavrayıp havaya kaldırmıştır. 

İbn Arabşah Muhammed, Ahsenü'l-kibar
1588
Gülistan Sarayı Kütüphanesi 2252
Gadir-i Hum'un tasvir edildiği bir başka eser, Hz. Muhammed’in (s) biyografisinin anlatıldığı Âsar-ı Muzaffer’in 1576 yılında Safevî seçkinlerinden biri için hazırlanmış olduğu düşünülen nüshasıdır. Bu nüsha, Dublin'deki Chester Beatty Kütüphanesi'ndedir (Pers.235).Ne yazık ki bu tasviri bulamadık.

İranlı tarihçi Mirhond’un ünlü tarih kitabı Ravzatü’s-safa’nın Chester Beatty Kütüphanesi'nde bulunan (Pers.254) 1595 tarihli nüshasında da Gadir-i Hum tasvir edilmiştir. Bu resimde Hz. Ali, Hz. Peygamber'in elini tutmuş, yükseltinin üzerine çıkarken tasvir edilmiştir.

Mirhond, Ravzatü's-safa
1595 
Chester Beatty Kütüphanesi Pers.254

Gadir-i Hum, Hz.Ali’nin yerleşik imgeleriyle bulunduğu falnâmelerden yalnızca Dresden Falnâme’sinde tasvir edilmiştir. Dresden Falnâme’sinin (Sachsischen Landesbibliothek E.445) ne zaman, nerede, kimin için hazırlandığı hakkında bilgi bulunmamaktadır. Araştırmacılar tarafından yazma 1575-85 ile 1600 yılları arasına tarihlendirilir. Resimde diğer örneklerden farklı olarak Hz. Peygamber ve Hz. Ali tek bir beden olarak tasvir edilmiştir. Tek bir bedende yüzleri peçeli, başları haleli olarak yer almaktadırlar. Âdeta Hz. Ali'nin Hz. Muhammed'in (s) nefsi olduğunu bildiren Mübahele ayeti çerçevesinde aynı oluşlarına vurgu yapılmaktadır.


Falnâme
Dresden Sachsischen Landesbibliothek E.445

Ertuğrul Ertekin
_______________
kaynak: Serpil Bağcı, “Metinlerden Resimlere: Elyazması Tasvirlerinde Hz. Ali”, Tarihten Teolojiye İslâm İnançlarında Hz. Ali, ed. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 2005, s. 217-250; Sünbül Keçelioğlu, İslam Resim Sanatında Hz. Ali ve Hâvernâme, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2008; Massumeh Farhad-Serpil Bağcı, Falname: The Book of The Omens, London 2009.