Şiî Fırkalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiî Fırkalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2014 Perşembe

Kitap Tanıtımı: Resul Öztürk, Kâsım er-Ressî ve Zeydiyye Kelâmı


Resul Öztürk, Kâsım er-Ressî ve Zeydiyye Kelâmı, Ahenk Yayınları, Van 2008, 227 s.

Resul Öztürk tarafından kaleme alınan ve Kâsım er-Ressî ve Zeydiyye Kelâmı adını taşıyan bu çalışma önsöz, giriş, üç ana bölüm ve sonuç şeklinde tertiplenmiştir.

Eserin önsözünde, İslâm düşünce tarihinde birtakım kültürel, siyasî ve sosyal nedenlerle Müslüman düşünürler arasında görüş ayrılıklarının ortaya çıktığına dikkat çeken yazar, bu çerçevede İslâm düşüncesinin ana damarını oluşturan Sünnî anlayışın yanında önemli bir yorum şekli olarak Şia’yı ve onun alt gruplarından olan Zeydiyye’yi zikreder. Zeydiyye’nin, Ehl-i sünnet, Mutezîle ve Şia üçgeni içerisinde orta bir yerde durduğunu belirten yazar, bu eserinde Zeydiyye’nin kelam konularına getirdikleri yorumu ve bu yorumun en önemli temsilcisi olan Kâsım er-Ressî’yi ve kelâmî görüşlerini anlatmayı hedeflemektedir.

“Zeydiyye Mezhebi ve Kelâmî Görüşleri” başlığını taşıyan giriş kısmında konu üç alt başlıkta ele alınmakta ve her bir başlık kendi içinde müstakil olarak incelenmektedir. Bu bölümde ana hatlarıyla Zeydiyye mezhebi ve kelâmî görüşleri ile mezhebin önemli âlimleri ele alınarak, Ressî’nin görüşlerini ve onun Zeydiyye kelâmına katkılarını anlamada bir zemin oluşturulması hedeflenmiştir.


İlk bölümde Zeydiyye, tarihî veriler doğrultusunda tanıtılmaya çalışılmıştır. Yazara göre Zeydî yorum şekli, hem Mu’tezîlî anlayışın bir tonu olması hem de Sünnî anlayışa yakın olması bakımından büyük önem taşımaktadır. Zeydiyye’nin Şiî mezhepler arasında en mutedili olarak bilindiğini ifade eden yazar, bunun nedenini hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olmakla birlikte ilk halifelerin de Kur’an ve Sünnet ile hareket eden meşru halifeler olduğunu ileri sürmelerine ve bu görüşü diğer Şiî fırkalarına karşı savunmalarına bağlar.

Zeydîlerce ziyaret edilen 
Hasan b. Ali en-Nasırü'l-Hakk'ın (öl. 304) kabri
İran, Âmul
“Ana Hatlarıyla Zeydiyye’nin Kelâmî Görüşleri” başlıklı ikinci bölümde mezhebin temel görüşleri ele alınmış ve karşılaştırmalar yapılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Zeydiyye’nin usûlü’d-dîn olarak benimsediği “tevhid, adalet, va’d-vaîd, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l- münker, imâmet” olmak üzere beş temel prensipleri ele alınırken; “akıl ve el-menzile beyne’l-menzileteyn” konularına da yer verilmiştir. Yazara göre Zeydî âlimler, beş temel prensibi “tevhid” ve “imâmet” olmak üzere iki temel inanç halinde yorumlamışlardır. “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l- münker” konusunda Mutezîle’nin görüşlerini kabul eden Zeydî âlimler, bu ilkeyi hem dinî hem de siyasî boyutuyla kurumsallaştırmaya çalışmışlar, bunun bir sonucu olarak Muhtesiblik kurumunu oluşturmuşlardır. 


Yazara göre Zeydî âlimler, Mutezîle’nin beş prensibi arasında yer alan “el-menzile beyne’l-menzileteyn” prensibini Zeydiyye’nin temel bir ilkesi olmasa da kabul etmişler ve bu konuda Mutezîle gibi düşünmüşlerdir. Ancak bu prensibi daha çok imamet konusuna tatbik etmişler, Mutezîle gibi müstakil bir ilke olarak değerlendirmişlerdir. Diğer bütün Şiî fırkalar gibi Zeydiyye’nin de temel görüşünü “imamet” konusunun oluşturduğunu ifade eden yazar, Zeydiyye’nin Mutezîle’den ayrıldıkları en belirgin konunun imamet olduğunu dile getirir. Zeydî âlimlerin imamet konusundaki en belirgin görüşü efdal ve mefdul imam görüşüdür. Hz. Peygamberden sonra Hz. Ali’nin en faziletli kişi kabul edilmesi, onun efdal kişi olması demektir. İlk iki halifenin Hz. Ali’den daha az faziletli olmaları onların mefdul olmaları demektir. Dolayısıyla Zeydiyye, efdal varken mefdul olanın imametini caiz görmüştür. “Zeydiyye-Mu’tezîle İlişkisi” başlığını taşıyan üçüncü kısımda Zeydiyye’nin Mutezîle’den etkilendiği hususlar ile onlardan ayrıldığı hususlara yer verilmiştir.

Çalışmanın esasını oluşturan “Kâsım er-Ressî’nin Hayatı ve Eserleri” başlığını taşıyan birinci ana bölümde konu üç alt başlıkta ele alınmakta ve her bir başlık kendi içinde müstakil maddeler halinde işlenmektedir. Burada genel olarak Kâsım er-Ressî’nin hayatı, tahsili, hocaları, talebelerinin yanı sıra yaşadığı çevre ve sosyokültürel ortama ilişkin açıklamalarda bulunulmuştur. Ayrıca Ressî hakkında batıda ve İslâm dünyasında yapılan çalışmalar irdelenmiş ve tek tek tanıtılmaya çalışılmıştır. “Eserleri” adını taşıyan bölümde ise, Ressî’nin, genelde İslâm düşüncesi özelde Zeydî düşünce içindeki konumunun daha iyi anlaşılabilmesi için akademik ilgi alanı ve eserleri hakkında doyurucu bilgiler verilmiştir.

“Ressî’nin Kelâm Metodu, Bilgi Kaynakları ve İstidlâl Yöntemleri” başlığını taşıyan ikinci ana bölümde ise Ressî’nin kelâm metodu ve Mutezîle-Zeydiyye etkileşimi üzerinde durulmaktadır. Konu üç alt başlıkta ele alınarak işlenmektedir.

“Kelâm Metodu” ismini taşıyan ilk bölümde onun yaşadığı çevre, sosyokültürel hayat ve onun yaşadığı dönemde sınırlı kalmak kaydıyla Abbasîler dönemi hakkında genel bir malumat verilmektedir. Bu bağlamda Ressî’nin yaşadığı III./IX. asrın, çeşitli İslâmî ilimlerin büyük gelişme gösterdiğine özellikle de kelâm ilminin sistemleştiğine ve bazı itikâdî fırkaların kurulup geliştiğine dikkat çekilmektedir. Ayrıca dönemin kültürel hareketliliği açısından fikir vedüşünce hürriyetinin var olduğuna ve fırkalar arası ilmî münazara ve tartışmalara imkân tanındığına işaret edilmekte ve bu düşünce ve fikir atmosferinden Ressî’nin yeterince faydalandığına dikkat çekilmektedir.

“Bilgi Kaynakları” adlı ikinci kısımda yazar, onun, kendine özgü bir tasnifle bilgi vasıtalarını sahih ve fasit şekliyle sekize ayırdığını dile getirerek bilgi vasıtalarından sahih ve fasit olanlarını nedenleri ile birlikte değerlendirmeye çalışmaktadır.

“Ressî’nin Beş İlkesi ve Zeydiyye-Mutezîle İlişkisindeki Rolü” başlığını taşıyan üçüncü kısımda, Ressî’nin kendine özgü yorumuyla beş ilkesi ve Zeydiyye-Mutezîle etkileşimindeki rolü incelenmiştir. Yazara göre Ressî’nin kendi sistematiği içerisinde yer alan “tevhid”, “adalet” ve “va’d-vaîd” olmak üzere ilk üç prensip konusundaki görüşleri Mutezîle’nin görüşleri ile birebir örtüşmektedir. Ancak onun benimsediği Kur’ân ve Ahkâm/hükümler prensibi ise Ressî’ye özgü olup Mu’tezîle’nin beş ilkesi içersinde yer almaz. Yazar bu noktadan hareketle Ressî’nin benimsediği son iki prensibin, onun Zeydiyye’den sayılmasına neden olan temel Zeydî görüşler olduğuna işaret eder.

“Ressî’nin Sistematik Kelâma İlişkin Görüşleri” başlığını taşıyan üçüncü ana bölümde konu, beş alt başlık halinde ele alınmış ve her bir başlık kendi içinde müstakil maddeler halinde incelenmiştir. Bu bölümde genel olarak temel İslâmî meselelerde ne tür farklılıklar olduğuna ışık tutabilmek için Ressî’nin “ilâhiyât”, “nübüvvet” ve “semiyyât” görüşleri ayrıntılı sayılabilecek bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca Zeydiyye inanç sisteminde önemli bir yeri olan “imâmeti” Ressî’nin nasıl değerlendirdiği ve nasıl bir açılım sağladığı ele alınırken; onun, kelâm problemlerine yaklaşımlarına da yer verilmiş, konu “iman-amel ilişkisi”, “kader ve insan özgürlüğü”, “büyük günah”, “hüsün-kubuh” meseleleri çerçevesinde işlenmiştir. “İlâhiyât” başlığını taşıyan bölümde, Ressî’nin varlık ve Tanrı anlayışı, Allah’ın varlığını ve birliğini ispatta kullandığı deliller, Allah’ın isimleri ve sıfatları, Allah’a şey denilmesi ve Ru’yetullah gibi konular incelenmiştir. Eserin büyük bir bölümünü bu konulara ayıran yazar, Allah’ı inkâr edenler ile teşbih ve tecsime düşenlerin Ressî’nin birinci derecede muhatapları olduğuna işaret etmektedir.

“Nübüvvet” adını taşıyan bölümde yazar, Ressî’nin konuyla ilgili görüşlerini ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu anlamda yazar, nübüvvet bahsini; Allah’a şükretme, mucize ve ismet/masum çerçevesinde ele alarak onun konuya dair yaklaşımlarını incelemiştir. Yazara göre Ressî, Allah’ın peygamber göndermesini, nimetini tamamlamasının bir gereği olarak görmüş ve bunu kulların Allah’a nasıl şükredeceği bağlamında ele alarak izah etmiştir. Yazar daha sonra Ressî’nin, Zeydiyye’nin Mu’tezîle’den ayrıldıkları en belirgin konu olarak kabul edilen “imamet” hakkındaki görüşlerini de ele alarak, onun, “bir kısım insanların diğerlerinden üstün olduğu” ön kabulü ile imamet konusunu ele aldığını dile getirir. “Kelâm Problemlerine Yaklaşımı” adını taşıyan son bölümde yazar, Ressî’nin kelâm ilminin temel problemleri olan “iman”, “iman-amel ilişkisi”, “kader ve insan özgürlüğü”, “büyük günah”, “hüsun-kubuh”gibi konular hakkındaki görüşleri etrafında Mutezîle’nin görüşleriyle zaman zaman kıyaslamaya giderek onun zikredilen konuları nasıl değerlendirdiğini ve bu konulara nasıl bir açılım sağladığını sergilemeye çalışmıştır.
________________
Bu yazıdaki bilgiler, Ertuğrul Ertekin tarafından, Recep Önal'ın Usul Dergisi için kaleme aldığı kitap tanıtımı yazısından derlenmiştir. Kitap hakkında ayrıca eser ayrıntılarına bakılabilir.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Şiî Fırkalar: Kumeyliyye


Kumeyl b. Ziyad'ın Kufe'deki türbesi
Hz. Ali’nin yakın sahabîsi Kumeyl bin Ziyad’a nispet edilen Şiî fırka

Hicrî üçüncü yüzyılın ilk yarısında yaşayan Cahiz, Kumeyliyye adında bir fırkadan söz eder (Kitabü’l-Hayevan, Kahire 1938, c. 2, s. 269). Cahiz’in kaydettiğine göre bu fırka mensupları ister kaim olsun (kıyam etsin) ister kaid olsun (kıyam etmesin) her zaman halkın kendisine müracaat edebileceği bir imamın var olması gerektiğine inanırlar.

Cahiz, Kumeyliyye mensuplarının vekâlet veya niyabet yoluyla imameti caiz görmediklerini ilave eder. Bu konu Abbasî inkılâbının başlangıcında tartışılmıştır. Muhtemelen bu inanç, Kumeyl’in Hz. Ali’den naklettiği hadisteki mezkûr cümleyle irtibatlıdır ve ilk Şiîlerin “zuhur ve mağmur” ifadesini nasıl algıladıklarını göstermektedir. Muahhar dönemde İmamî ulema, daha önce “hazır olan ancak tanınmayan ve faal olmayan” anlamına gelen mağmur sözcüğünü gaib anlamında tefsir etmiş ve hadisi muhalifleriyle giriştikleri fırkasal münazaralarda kullanmışlardır. 

İbn Kiba (hicrî üçüncü yüzyıl sonu, dördüncü yüzyıl başı) İmamiyye’nin her zaman imamın zahir ve hazır olması gerektiğini savunurken şimdi niçin gaib imama inanmaya başladıklarını soran Zeydî muhalife cevaben şöyle yazar: “İmamiyye daima imamın ya zahir ve meşhur ya da gaib ve mağmur olduğuna inanmıştır. Bu konuda Kumeyl b. Ziyad’ın hadisinden başka bir senede sahip olmasaydık dahi bu bize yeterdi.” (İbn Kiba, Nakzu Kitabi’l-İşhad, H. Modarressi: Crisis and Consolidation in the Formative Period of Shi’ite Islam içinde, s. 187)

Ertuğrul Ertekin
________________
bkz. Hossein Modarressi, Tradition and Survival: A Bibliographical Survey of Early Shi’ite Literature, c. 1, s. 77 (Farsça tercümesi: Miras-ı Mektub-i Şia, çev. Seyyid Ali Kıraî-Resul Caferiyan, c. 1, s. 119).

18 Eylül 2014 Perşembe

Şiî Fırkalar: Vâkıfe

İmam Musa el-Kâzım (as),  
Onbir İmam (detay)
TİEM 1973
İmam Musa el-Kâzım’ın (as) şahadetinden sonra onun imametinde tevakkuf ederek ana bünyeden kopan Vâkıfe, ilk kez Şiî literatürün ve Şiî cemaatin tamamının üzerinde etkili olan, Şiî vekillerin, râvilerin ve fakîhlerinin etrafında şekillenen bir fırka olması sebebiyle Şia tarihinde önemli bir yere sahiptir.

İmam Musa el-Kâzım’ın (as) 183/799 yılındaki şehadetinden sonra Şiî ana bünyeden kopan, aralarında İmam Musa el-Kâzım’ın vekillerinin de bulunduğu büyük bir topluluk, babasının vasiyetiyle imam olan İmam Ali er-Rıza’nın (as) imametini inkâr etti. Onlara göre İmam Musa el-Kâzım aslında ölmemişti; yalnızca gaybete gitmişti. O, zulümle dolacak dünyaya adaleti getirecek olan Mehdî ve Kâim idi. İmameti, İmam Musa el-Kâzım’da sonlandırarak tevakkuf eden bu topluluğa Vâkıfe ve Memtûre deniliyordu. Karşı tarafta ise İmam Musa el-Kâzım’ın katiyen öldüğüne, imametin oğlu Ali er-Rızâ’da devam ettiğine inanan Katiyye adındaki cemaat vardı.

Şia tarihinde imamette tevakkuf yeni bir iddia değildi. Nitekim Şia tarihinde, İmam Musa el-Kâzım’dan önce ve sonra, Ehlibeyt İmamları’nın bazılarının imametinde ya da imamet iddiasında bulunan imam evladının ve imameti imamlardan veya imam evladından miras aldıklarını iddia eden zevâtın imametinde tevakkuf eden fırkalara sıkça rastlanmaktadır: İmam Musa el- Kâzım öncesinde Sebeiyye, İmam Ali’nin öldürüldüğünü inkâr etmiş, onun gökyüzünde yaşadığını ve Arabı sopasıyla gütmek, yeryüzünü adaletle doldurmak için geri gelinceye dek de ölmeyeceğini iddia etmişti. Nevbahtî, Sebeiyye’nin Hz. Muhammed’den (s) sonra İslâm ümmeti içerisinde tevakkuf eden ilk fırka olduğunu yazar. Sonra sırasıyla[1] Bâkıriyye fırkası İmam Muhammed el-Bâkır’ın, Nâvûsiyye fırkası ise İmam Cafer es-Sâdık’ın mehdî ve kâim olduğunu ileri sürmüştü.

Yukarıda isimleri zikredilen ve zikredilmeyen fırkaların ortak özelliği imamette tevakkuf olsa da Şia tarihinde yalnızca İmam Musa el-Kâzım’ın imametinde duraklayan fırkaya Vâkıfe adı verilmiş ve sözcük bu anlamda terim anlamı kazanmıştır. Ancak mezhepler tarihçilerinin verdikleri malumattan Vâkıfe’nin homojen bir yapı göstermediği anlaşılmaktadır. Tarih rivayetlerinden; (a) İmam Cafer es-Sâdık’ın “O, Kâim ve Mehdî’dir; başının dağdan yuvarlanarak üzerinize düştüğünü görseniz bile onun öldüğüne inanmayınız; zira o Kâim’dir, yaşamaktadır.” sözünü delil göstererek İmam el-Kâzım’ın ölmediğine inan; (b) İmam es-Sâdık’ın “Ona Kâim denmesinin sebebi, öldükten sonra dirilecek ve yaşayacak olmasıdır” sözünü delil göstererek İmam el-Kâzım’ın öldüğüne ve tekrar dirileceğine inanan, (c) İmam el-Kâzım’ın gizlendiğine, geri gelinceye dek farklı mekânlarda dolaştığına inanan, (d) İmam el-Kâzım’ın İsa b. Meryem gibi öldürüldükten sonra recat edip yeryüzünü adaletle dolduracağına inanan,(e) İmam el-Kâzım’ın yaşadığına, o zuhur edinceye dek er-Rıza’nın ve evladından imam olarak ortaya çıkanların onun halifeleri olduklarına inanan farklı Vâkıfî fırkaları olduğu anlaşılmaktadır. Kaynaklardan bu fırkalar arasında geçişler olduğu anlaşılmaktadır.

Bu fırkaların yanı sıra, Vâkıfî fırkalar arasında sayılan, ancak kararsızlıklarıyla diğerlerinden ayrılan bir fırka daha vardı: İmam Musa el-Kâzım’ın yaşadığı veya öldüğü kurguları arasında kalan, kesin bilgiye ulaşmak için kanıt arayan kuşkucular, ne İmam Ali er-Rızâ’nın imametine delalet eden nasları inkâr edebiliyorlardı, ne de İmam Musa el-Kâzım’ı son imam, Mehdî ve Kâim olarak gösteren hadisleri yadsıyabiliyorlardı. Nitekim İmam el-Kâzım’ın sahabîlerinden Ali b. Hattâb, İbrahim b. Şuayb ile İbrahim b. Ebî Semmâl ve İsmail b. Ebî Semmâl kardeşler İmam Musa el-Kâzım’ın son imam olup olmadığı hususunda bir karara varamadan vefat etmişlerdir. Ancak bu fırkanın varlığı uzun sürmemiştir. Kararsızlardan büyük çoğunluğu İmam Musa el-Kâzım’ın öldüğüne kanaat getirerek İmam Ali er-Rızâ’nın imametini kabul edip ana bünye ile birleşirken, kimileri de Vâkıfe’ye dâhil olmuşlardır.


Genel kabulün aksine İmam Musa el-Kâzım’ın Kâim olduğu, hak devleti kuracağı inancının onun sağlığında ortaya çıktığını ileri sürenler olmuştur: Büyükkara, İmam Musa el-Kâzım’ın Mehdî ve Kâim olduğu inancının sağlığında Şiî cemaat içerisinde kabul gördüğünü yazar. Ona göre yedinci imamın Kâim olacağına dair İmam Cafer es-Sâdık’dan nakledilen hadis bu inancın yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Büyükkara, İmam Musa el-Kâzım’ın naaşının defnedilmeden önce Bağdat’ta bir köprü üzerinde üç gün boyunca teşhir edilmesinin nedeninin de bu inanç olabileceği görüşündedir. Ona göre bu uygulama bu inancı benimseyen topluluğun hacminin küçük olmadığı görünümü vermektedir. Hemen hemen aynı kanaatte olan Seyid Hossein Modaressi ise İmam el-Kâzım’ın naaşının köprü üzerinde teşhiri sırasında görevlilerce Şiîlere hakaret edildiğini hatırlatarak, Şiîlerin naaşa yaklaşamadıklarını, dolayısıyla sorunun çözülemediğini yazar. Her hâlükârda aralarında İmam Musa el-Kâzım’ın vekillerinin ve yakın ashabının da bulunduğu büyük bir topluluk Vâkıfî görüşleri benimsemişlerdir. Nitekim İsa b. Ubeyd Yaktîn, İmam er-Rızâ’nın gerçekten imam olup olmadığını sınamak amacıyla gönderilen on beş bin soruyu Mücerribe adını verdiği bir kitapta bir araya topladığını haber vermektedir. el-Kâfi’de geçen bir rivayetten Vâkıfîlerin İmam el-Kâzım’ın oğlu İbrahim’i de kendilerine çektikleri anlaşılmaktadır.[2] İmam Ali er-Rızâ’nın mücadeleleri sonucunda Vâkıfîlerin birçoğu zamanla ana bünyeyle birleşmişlerdir. Ancak İmam er-Rızâ şehit olduğunda oğlu İmam Muhammed el-Cevâd’ın yaşının küçük olması Vâkıfîlerin tekrar güç kazanmasına sebep olmuştur. Mutezilî mezhepler tarihçisi Cafer b. Harb’in (öl. 236/850) Vâkıfîlerin faaliyetlerine dair verdiği bilgileri esas alan araştırmacılar Vâkıfe ile Katiyye arasındaki nizaın İmam Hasan el-Askerî dönemine kadar devam ettiği görüşündedirler. Ancak yazılarında tarih ve coğrafya kitaplarını kaynak olarak kullanan Wilferd Madelung, Vâkıfe’nin, en azından VI./XII. yüzyıla kadar varlığını devam ettirdiğini ileri sürmüştür.

Vâkıfe’nin Ortaya Çıkış Nedenleri

Şiî kaynaklarda Vâkıfe’nin ortaya çıkış nedenleriyle ilgili olarak verilen malumattan fırkanın kurucularının İmam Musa el-Kâzım’ın vekilleri olduğu anlaşılmaktadır. Şia’da İmamların bulundukları bölgelerin dışında kalan bölgelerde İmamlar adına vücuhatın ve hediyelerin toplanması için ihdas edilen vekâlet sistemiyle ilk defa İmam Cafer es-Sâdık döneminde karşılaşırız. Ancak mevcut bilgiler, İmam es-Sâdık dönemi vekâlet sisteminin etkinliğini tespit edebilmemizi mümkün kılmamaktadır. Dolayısıyla İmam Musa el-Kâzım dönemi, “bölgesel liderlik” anlamında bir vekâlet sisteminin başladığı dönem olarak kabul etmek mümkündür. Şiî nüfusun artması ve İmam el-Kâzım’ın hapiste tutulması bu sistemin gelişmesine sebep olmuş olmalıdır.

Kaynaklara göre, vekil olarak tanıtılan Ziyâd b. Mervân Kındî, Ali b. Ebî Hamza Betâinî, Osman b. İsa Ruvâsî ve Hayyân b. Serrâc, emanet olarak yanlarında bulunan parayı ve malları İmam el-Kâzım’ın şehit olduğu haberini aldıktan sonra bir sonraki imama, İmam Ali er-Rızâ’ya teslim etmeyi reddetmişler ve zamanla bu parayı ve malları Vâkıfî düşünceleri yaymak ve Kat‘iyye’nin önde gelenlerini kendilerine çekmek için kullanmışlardır. Tarih rivayetlerinde Yahya b. Abdirrahman ve Safvân b. Yahya kendilerine yapılan rüşvet teklifini reddettiklerini bildirmektedirler. Rüşveti kabul edenlerin kendilerini gizlemeleri ise tabiî bir davranıştır. Bununla birlikte İmam Musa el-Kâzım dönemindeki vekâlet sistemini inkâr etmeksizin Vâkıfe’nin kuruluşunda vekillerinin rolünün olmadığını; kaynaklarda adı geçen zâtların, sözgelimi İbnü’s-Serrâc’ın bir vekil değil de Benî Eşas kabilesinin güvendiği bir emanetçi olduğunu iddia edenler de olmuştur.


Kaynaklarda başlıca neden olarak zikredilen iktisadî neden adını verebileceğimiz bu nedenin yanı sıra kelâmî nedenler de Şiî çoğunluğun tevakkuf etmesinde etkili olmuştur. Özellikle Şia’daki “kurtarıcı imam” öğretisinin bunda etkili olduğunu düşünüyoruz. Bilindiği üzere Şiîlerin beklentisine rağmen İmam Zeynelâbidîn, İmam Muhammed el-Bâkır ve İmam Câfer es-Sâdık siyasî faaliyetlerin içine girmemiştir. İmam Musa el-Kâzım’ın hayatını incelediğimizde ise onun bir yandan hükümet kurmak amacıyla Şiîler arasında sistemli bir yapı oluşturmaya çalıştığını (vekâlet sistemi), öte yandan da Abbasî hükûmetini zayıflatmak amacıyla Şiîleri hükûmetin faydasına olacak her türlü yardım ve görevden sakındırdığını (sözgelimi develerini hac seferinde kullanması için Harun er-Reşid’e kiralayan Safvan b. Cemal’i azarlamıştır) ve hükümet merkezine sızabilmek için de Ali b. Yaktîn gibi muteber sahabîlerini hükûmette görev almaya teşvik ettiğini görürüz. İmam el-Kâzım’ın siyasî iktidar talebinde olduğunu gösteren en açık delil ise onun Fedek’le ilgili olarak Harun er-Reşid’e verdiği cevapta gizlidir. Harun er-Reşid kendisine iade edilmesi için İmam el-Kâzım’dan Fedek’in sınırlarını çizmesini istediğinde o Abbasî hükümetinin sınırlarını çizmiştir.

Bütün bunlar, yaşananlara şahit olan dönemin Şiîlerine, İmam el-Kâzım’ın bir hükümet kurma düşüncesinde olduğu izlenimi vermiş olmalıdır. Baştan itibaren Şiî imgeleminde var olan “ülküsel devlet” öğretisi burada bir kez daha devreye girmiş olmalıdır. İmam el-Kâzım muvaffakiyet elde edemeden dünyadan ayrılınca, eskiden beri nakledilen ancak şimdi Vâkıfe’nin, yani İmam el-Kâzım’ın şahadetine kadar Şiî ana bünyeyi oluşturan İmamî ulemânın tasarruflarda bulundukları Mehdî ve Kâim hadislerinin de etkisiyle İmam el-Kâzım’ın gaybete gittiği, recat edip zulümle dolan dünyayı adaletle dolduracağı inancı Şiîler arasında yaygınlaşmış olmalıdır. Şiî hadis ve kelâm literatüründe Vâkıfî etki tartışmasının başladığı yer de işte burasıdır.

Şia tarihinde gaybet edebiyatının ortaya çıkması, yani gaybetle ilgili kitapların yazılmaya başlaması tam da bu zamana, II./VIII. yüzyıla rastlamaktadır. İbrahim b. Salih el-Enmatî el-Kûfî, Ali b. Hasan el-Cermî (öl. 205/820), Abdullah b. Cebele b. Hayyân b. Ebcel el-Kinânî (öl. 219/834), Ali b. Amr el-A‘rec Ebu’l-Hasan el-Kufî, Ali b. Hasan et-Tatarî et-Taî (öl. 220/835’ten sonra), Hasan b. Muhammed b. Semâa es-Sırrî el-Kufî (öl. 263/876), Hasan b. Ali b. Ebu Hamza el-Batainî el-Kufî, Ali b. Muhammed b. Ali b. Amr b. Riyâh ve Humeyd b. Ziyad (öl. 310/922) ilk gaybet kitaplarının yazarlarıdırlar. Bu kitaplar arasında Ebu Muhammed b. Ahmed Alevî Musevî’nin İmam Ali er-Rıza’nın şahadetinden önce (203/818) telif ettiği Nusretu’l-Vâkıfe adlı eseri diğerlerinden daha fazla yaygınlaşmış olmalıdır. Nitekim Şeyh Tusî Kitabu’l-Gaybe’sinde bu kitaptan kırk bir hadis alıntılamış ve tenkit etmiştir. Vâkıfîlerin telif faaliyetleri ve bu kitapların tedvininin hemen ardından ve sonrasında Şeyh Sadûk (öl. 381/991), Şeyh Müfid (öl. 413/1022) ve Şeyh Tusî (öl. 460/1067) gibi İsnâaşerî âlimlerce bu kitaplarda dile getirilen görüşleri ret sadedinde kaleme alınan kitaplar Vâkıfî düşüncelerin gerek o dönemde gerekse sonraki dönemlerde ilmî tartışmaların konusu olacak denli etkili olduğunu göstermektedir. Nitekim Vâkıfî rical tarafından kimi zaman tasarrufta bulunularak kimi zamansa üretilerek nakledilen gaybete ve zuhur alametlerine ilişkin hadisler, Numanî’nin Kitabu’l-Gaybe’sine nüfuz edebilmiştir. Genel itibariyle Şiî literatüründeki Vâkıfî etkiyi özellikle hadis ve kelâm edebiyatında müşahede etmek mümkündür. 

İleri okuma listesi: Ali en-Necaşî, Rical, Beyrut 1998; Cemil Hakyemez, Şia’da Gaybet İnancı ve Gaib On İkinci İmam, İstanbul 2009; Ebu’l-Hasan el-Eşarî, İlk Dönem İslâm Mezhepleri, İstanbul 2005; Mehmet Ali Büyükkara, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Devlet, İstanbul 2010; Metin Bozan, İmamiyye’nin İmamet Nazariyesinin Teşekkül Süreci, İstanbul 2009; Mustafa Öz, “İmamiyye”, TDVİA, c. 22, s. 207-209; Muhammed Bâkır Bihbûdî, Tahkikî Derbâre-i Mezheb-i Vakf ve Beresî-i Tarih-i Vâkıfe; Mustafa Öz, “Vakıfe”, TDVİA, c. 25, s. 487-488; Nevbahtî-Eşarî el-Kummî, Şiî Fırkalar, Ankara 2004; Şehristanî, Milel ve Nihal, İstanbul 2008; Şeyh Tusî, İhtiyaru marifeti’r-rical, Meşhed 1969.

Ertuğrul Ertekin


[1] Büyükkara, Şeyh Müfîd’in İmam Hüseyin’in katlinin imkânsızlığını savunan Mufevviza adında bir fırkadan söz ettiğini yazar ve bu fırkayı tevakkuf eden fırkalar arasında sayar bkz.: Mehmet Ali Büyükkara, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Devlet, s. 220-221. 
[2] Kuleynî, Usûlu’l-Kâfi, thk.: Ali Ekber Gaffârî, Tahran ş. 1363, c. 1, s. 380; krş.: Kuleynî, Usul-u Kâfi, çev.: Vahdettin İnce, İstanbul 2008, c. 1, s. 701. 

Şiî Fırkalara Giriş



Kerbelâ Savaşı  (detay) 
Brooklyn Müzesi
Şia, tarihte en fazla fırkalara ayrılmış mezheplerden biridir. Tarihi boyunca Şiî ana bünyeden koparak yeni oluşumlar olarak ortaya çıkan Şiî fırkaların birçoğu bir kopuş, yeniden oluş ve birleşim süreci geçirmişlerdir. Nitekim ilk Şiî mezhepler tarihçisi Nevbahtî’nin (öl. 310/922) haklarında bilgi verdiği yüz on dört Şiî karakterli fırkadan Gâliyye, Zeydiyye, İsmailiyye, Nusayriyye ve Ehl-i Hak dışında geriye kalanlarının neredeyse tamamı ya tarih sahnesinden silinmiş ya da bir süre sonra tekrar ana bünyeyle birleşmiştir.

Ana bünyeden kopmalarına sebep olan iddialarını ispatlayıp varlıklarını devam ettirebilmek için kimi zaman hadis imal eden, kimi zaman mevcut hadisleri inançları doğrultusunda yorumlayan bu fırkalar zaman zaman Şiî cemaati etkileri altına almışlardır. Ehlibeyt İmamları’nın fikrî mücadeleleri sonucunda birçoğu ana bünyeyle yeniden birleşen bu fırkalar, beraberlerinde kendilerini farklı kılan unsurları da getirmiş; başta hadis ve kelâm edebiyatı olmak üzere Şiî literatüründe ciddi bilgi kirliliklerine yol açmışlardır.

Şiî fırkaları ana bünyeden koparan nedenlerin başında, Mehdîlik inancının ve bu inançla bağlantılı gaybet ve recat öğretilerinin yanlış anlaşılması gelmektedir.

Blogumuzda, Şiî Fırkalar başlığı altında, tarih boyunca Şia ile ilişkilendirilen fırkaları, erken mezhepler tarihi kaynaklarını esas alarak incelemeye çalışacağız.

Ertuğrul Ertekin