Şiî Literatürü Tefsir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiî Literatürü Tefsir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2014 Salı

Kitap Tanıtımı: Mir Muhammed Kerim Baküvî, Gerçeğin Doğuşu: Alevî Kur’ân Tefsiri



Mir Muhammed Kerim Baküvî, Gerçeğin Doğuşu: Alevî Kur’ân Tefsiri, tahkik, tahric, tahlil ve Türkiye Türkçesine aktararak hazırlayan: Ahmet Dolunay, Merkür Yayınları, İstanbul 2000, I-II.

Gerçeğin Doğuşu: Alevî Kur’ân Tefsiri, Ahmet Dolunay’ın Baküvî’nin Azeri Türkçesi ile yazdığı Keşfü’l-hakâyık an nüketi’l-ayâti ve’d-dakâyık adlı tefsirinin Türkçeye aktarılması çalışmasıdır. Dolunay bu çalışmada tefsiri tahkik etmiş, müellifin kullandığı hadisleri tahric ederek esere birtakım eklemelerde bulunmuştur.

Bu çalışma aslında, Prof. Dr. Ahmet Bedir’in 1997 yılında Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırladığı Baküvî Tefsiri’nin Tahlil ve Tahrici başlıklı doktora tezinin kitaplaşmış halidir. Prof. Dr. Bedir’in ilk yayında müstear isim kullandığı anlaşılmaktadır. O, bu çalışmasını yine aynı başlıkla bu kez müellifin adını kitabın kapağında yazmadan tek cilt halinde (Ankara 2012, 760 s.) yayımlamıştır.

15.03.1939 tarihinde Sovyet karşıtı faaliyetler yürütmek suçlamasıyla kurşuna dizilerek şehid edilen Baküvî, tefsirini 1905 yılında tamamlamıştır. Baküvî, 1871 yılından itibaren on yıl Bağdat’ta ilahiyat tahsili görmüştür. Daha sonra Bakü’de Şah Mescidi imamlığı, Bakü Vilayeti Şia Mescidi başkanlığı ve kadılığı, ahundluk, öğretim üyeliği komisyonu başkanlığı yapmış ve sosyal birçok faaliyete katılmıştır.

Müellifin Önsöz’ünde de belirttiği gibi bu tefsiri yazmadaki amacı, Türklerin Arap dilinde yazılı tefsirlerden istifadesinin zor olması sebebiyle “kişinin bizzat kendi dilinde bir tefsiri okuyup Kur’ân’ın nükte ve hükümlerine bakıp görmesi”nin sağlanması, “sade ve basit bir tefsir yazarak, kolayca Kur’ân’ın manalarının anlaşılması ve yüce gayesinden lezzet duyulması”dır.

Baküvî’nin üç cilt olarak hazırladığı tefsiri Türkçeye iki cilt olarak aktarılmıştır. Eser, klasik anlamda Fatiha’dan Nas suresine (I. cilt Fatiha- Taha, II. cilt Enbiya-Nas) kadar sistematik bir tefsirdir. Surelere, o surenin nerede nazil olduğunu, çok az da olsa nüzul sebebini, kaç ayet, kelime ve harften oluştuğunu belirterek ve ilk ayet olarak Besmele’yi her surede bir ayet sayarak başlar. Ayetlerin anlamını geniş bir şekilde verdikten sonra, gerek gördüğü yerlerde geniş tefsirî izahlarda bulunur. Sure sonlarında ise birkaçı hariç hemen her surenin faziletine dair çoğu sıhhat açısından zayıf rivayetlere yer verir. Müellifin bunları kullandığı tefsirlerden kaynaklarını tetkik etmeden aldığı anlaşılmaktadır.

Müfessir, itibar görmüş ve daima müracaat kaynağı olmuş tefsirleri (Zemahşeri, el-Keşşaf; Razî, Mefatihu’l-Gayb; Ebussuud Efendi, İrşadu’l-Akli’s-Selîm; Hazin, Lubabu’t-Te’vîl; Nesefî, Medariku’t-Tenzîl, Beydavî, Envaru’t-Tenzîl, İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan) kaynak olarak tercih etmiştir. Bunlarla birlikte kendi mezhebine uygun olarak sadece Tabersî’nin Mecmau’l-Beyan adlı tefsirini kullanmıştır.

Tefsirin Türkçe yayınını hazırlayan Ahmet Dolunay ise bu tefsirin daha faydalı ve kullanışlı olması bakımından bazı ekler yapmıştır. Öncelikle hazırladığı içindekiler listesiyle, müellifin koymadığı bazı başlıkları koyarak önemli olan bazı bilgilere ulaşmamız sağlanmıştır. Yine yukarıda çok azına temas ettiğimiz müellifin hayatı ve eserleri geniş bir şekilde incelenmiştir. Müellifin kullandığı hadisler tahric edilmiş ve diğer kaynakların yerleri gösterilmiştir. Bu arada dipnotlarda kimi izahlarda bulunulmuştur. İsmail Çalışkan bu izahların tefsirin orijinalitesine katkıdan ziyade zarar verdiğini düşüncesindedir. Mesela, Baküvî’nin kendi tercihi olarak yaptığı bazı ayetlerin mealini uygun bulmadığı için değiştirip onun yerine kendi tercihi olan anlamı koyduğunu veya izahı hiç almadığını söylemektedir. Yine müellifin bazı yorumlarını ‘indi görüşler’ veya ‘ifrat’ olarak nitelemekte, Kamer suresinde ‘ayın yarılmasını kıyamette kâinatın yok oluşuna yoran Baküvî’yi kevnî mucizeleri inkâr etmekle itham etmektedir.

Şia mezhebine mensup olan müellif, tefsirin tetkikinden anlaşıldığı kadarıyla, bu yönünü öne çıkarmaktan hoşlanmayan, mezhep taassubu olmayan, hatta mezhepler arası orta yolu takip etmeye çalışan birisidir. O, Şia’nın hassas olduğu bazı meselelerle ya hiç ilgilenmemiş veya o konularda mutedil davranmıştır. Fıkhî konularda mezheplerin ortak görüşünü veya tercih ettiği bir görüşü aktarır ve onaylar, bazen fark gözetmeden görüşlerinden dolayı onları eleştirir. Ulemayı bazı konularda yanlış fetva vermekle suçlar, bazen kendi mezhebini tercih eder, bazen de kendine ait görüşü açıklar.

Müfessirimiz daha özel tercih ve yorumlar yaparak nevi şahsına mahsus çıkarımlarda da bulunur. Söz gelimi Baküvî’ye göre Fatır Suresi 1’incia yetteki melek ‘aklın kuvveti’, meleklerin kanatları ise ‘akıldan doğan kuvvetlerdir.

Mir Muhammed’in tefsirine hâkim olan hususlardan birisi de hemen her fırsatta yanlışları, aşırılıkları, Müslümanların birliğine zarar veren ve düşmanlığı körükleyen taassubu çekinmeden eleştirmesidir. Bunu yaparken de mezhepler üstü bir tavırla “İslam milleti” kavramını kullanarak savunusunu evrenselleştirir

İsmail Çalışkan, Türkçe yayında kitaba alt başlık olarak kullanılan “Alevî” kaydının tefsirin içeriği ile uygunluk arz etmediği kanaatindedir. Ona göre bu bağlamda Azerbaycan halkının yüzde sekseninin mensup olduğu Şiîliğin çok katı ve taassuba dayalı olmadığı da göz önüne alınmalıdır. Çalışkan ayrıca, günümüzde Şiî ve Alevî kavramlarının birbirlerinin yerine kullanılmadığını hatırlatır.

Ertuğrul Ertekin
_______________
kaynak: İsmail Çalışkan, “Türkçe’de İlk Şii Tefsir” (Kitap Tanıtımı), Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: V, sayı: 1, 2001, s. 217-222.

19 Ekim 2014 Pazar

Ehl-i Beyt’in Şanında Nazil Olan Ayetler: Mübâhele Ayeti


Âl-i Aba
Kaçarlar dönemi, 35x25 cm
İmam Rıza Asitanesi Müzesi

Hadisenin Tarihî Arka Planı

Cahiliye döneminde Arap yarımadasında en çok Hıristiyan topluluğun bulunduğu bölge, Hicaz ile Yemen arasındaki Necran bölgesidir. Necranlı Hıristiyan kabile, kendine ait bir idari sistemle yönetilmiştir. Üç liderin temsil ettiği mevkiler Akib, Uskuf ve Seyyid makamlarıdır. Akib; kabilenin emiri ve kendisiyle müşavere edilen rey sahibi kimsedir, kararlar bunun görüşüyle alınır. Seyyid; yolculuk ve toplantıların yöneticisi konumunda olup kendisine iltica edilen merkezi kimselerdir. Uskuf da; din âlimi ve piskoposlarıdır ki bunlar kendi kitaplarını okudukları yerlerin de sahibidir. Hz. Peygamber döneminde kabilenin bu makamlarından Akibliği Kinde kabilesinden Abdülmesih, Uskufluğu Beni Rebia’dan Ebu Harise b. Alkame, Seyyidliği ise el-Eyhem temsil etmektedir. Bunların içinde en çok şeref sahibi olan Ebu Harise olup Rum kralları adına birçok faaliyet icra etmiştir.

Hz. Peygamber, Heyetler Yılı (Senetü’l-vufud) olarak bilinen 9./631. yılda İslâm’a davet etmek üzere Necranlı Hıristiyan din adamlarına, onları İslâm’a davet eden bir mektup yazmış ve mektubu, Utbe b. Gazvan, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Hudayr b. Abdullah ve Suheyb b. Sinan’la Necran’a göndermiştir. Mektubun tercümesi şöyledir:

Resulullah Muhammed’den Necran keşişlerine,
İbrahim, İshak ve Yakub’un İlahının adıyla!
Ben sizi yaratıklara tapma yerine Allah’a ibadet etmeye davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum.
Şayet bunu kabul etmez iseniz cizye vereceksiniz; cizyeyi de reddederseniz sizinle savaşacağım.
Selamlarımla

Mektubu okuyan Necran’ın ileri gelenleri ve din adamları bir karara varmak üzere toplantı düzenlediler. Toplantıda, o sırada 120 yaşında olan Ebu Hamid, katılımcılara nasihatlerde bulundu ve çok iyi düşünmelerini tavsiye etti. Onlarsa Rum kralına mektup yazmayı ve ondan Hicaz’a asker sevk etmesini istemeyi kararlaştırmışlardı.

Toplantı bitmek üzereyken Harise b. Asal adında bir din adamı ayağa kalktı ve Kitab-ı Mukaddes’in Hz. İsa’nın vasiyetlerini muhtevi bölümünü okudu. Okuduğu bölümde Hz. İsa, Mekke’deki Paran (Arapçası Faran) Dağı yakınlarında doğacak Paraklit (Arapçası Faraklit) adındaki son peygamberden söz ediyordu.[1]

Seyyid el-Eyhem ve Akib Abdülmesih, Harise’nin bu hatırlatmasından rahatsız oldular. Üçü arasındaki tartışma uzadı. Sonunda Seyyid el-Eyhem, Hz. İsa’nın vasisi Şemun b. Hamun es-Safa’ya son peygamberin alametlerini haber veren Şemun Sahifesi’ni okumaya karar verdi. Bu alametlerden biri, son peygamberin oğullarının ahir zamanda sönmeye yüz tutan din ve hidayet meşalesini tekrar alevlendirecekleridir. Seyyid el-Eyhem bu cümleleri okuduktan sonra Faraklit’in Hz. Muhammed (s) olamayacağını, çünkü onun oğlunun olmadığını söyledi. Bunun üzerine Harise ondan el-Camia adı verilen bir başka kutsal kitabı okumasını istedi.

Ertesi gün idareciler ve din adamları bir kez daha toplandılar. Bu toplantıda Akib Abdülmesih, Hz. Muhammed’in (s) peygamber olduğunu ileri sürdü; fakat onun kendi kavminin peygamberi olduğunu, bütün insanlara gönderilmediğini ekledi. Bunun üzerine Harise, “O peygamber ise, onun bütün insanlığa gönderildiği iddiasını nasıl kabul etmezsin?” diye sordu. Tartışma devam etti. Sonunda el-Camia’nın okunmasına karar verdiler. el-Camia’nın Hz. Âdem faslında, ilkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberler hakkında malumat vardı ve orada Ahmed isminde bir son peygamberden söz ediliyordu. Harise ayrıca Şit Sahifesi adını verdikleri bir başka kutsal kitaptan, Hz. Âdem’in arş-ı alada “La ilahe illallah Muhammed resulullah” yazdığına dair rivayetini okudu.

Toplantının sonunda Peygamber Efendimizle görüşmek üzere Medine’ye bir temsilci heyeti gönderilmesi kararlaştırıldı.

Temsilci Heyetinin Medine’ye Hareketi

Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise b. Alkeme ve Akib Abdülmesih, içlerinde on dört din adamının bulunduğu Haris b. Kab kabilesinden altmış veya yetmiş kişiden oluşan bir heyetle Medine’ye hareket etti. Öte tarafta Hz. Peygamber, mektubu götüren sahabîlerin uzun zamandır dönmemesi üzerine, Necran’a bir askerî birlik göndermişti. Birlik yolda heyetle karşılaştı ve beraber Medine’ye döndüler.

Necranlılar Medine’ye girmeden önce Yemen işi süslü elbiseler giyinip güzel kokular sürdüler, atlarının üzerinde, ellerinde mızraklarla Medine’ye girdiler. Onlar bu şekilde Hıristiyanların azamet ve haşmetini Müslümanlara sergilemek istiyorlardı. Mescid-i Nebevi’ye vardıklarında Hz. Peygamber ikindi namazını yeni bitirmişti. Bu vakit aynı zamanda Hıristiyanların da ibadet vaktiydi. Nakus (çan) çalıp Mescid-i Nebevi’de doğuya yönelerek ibadete durdular. Sahabeden itiraz edenler olduysa da Hz. Peygamber ibadet esnasında kimsenin onları rahatsız etmesine izin vermedi.

Bir rivayete göre elbiseleri ve takıları sebebiyle Hz. Peygamber bir gün süresince heyetle görüşmemiştir. Bir başka rivayete göre ise Hz. Peygamber üç gün boyunca onları kendi haline bırakmış, onlar da bu süre içerisinde Hz. Peygamber’deki peygamberlik alametlerini gözlemlemişlerdir.

Daha sonra heyet başkanları Seyyid el-Eyhem, Uskuf Ebu Harise ve Akib Abdülmesih, Hz. Peygamber’le müzakere etmek için huzuruna çıktılar. Hz. Peygamber önce onları Allah’ı birlemeye davet etti. Onlar zaten Müslüman olduklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Siz yalan söylüyorsunuz. Sizi İslâm’ı kabulden üç şey alıkoymaktadır: Domuz eti, haç ve (Hz. İsa’nın) Allah’ın oğlu olduğuna inanmanız.” diye karşılık verince, Hz. İsa hakkındaki düşüncesini sordular.[2] Hz. Peygamber, “O, Allah’ın seçtiği kuluydu.” cevabını verdi. Bunun üzerine, “Onun babası kimdi?” dediler. Hz. Peygamber, “O bir ilişki neticesinde dünyaya gelmedi ki babası olsun!” dedi. Bu defa, “Peki, öyleyse onun Allah’ın yaratılmış kulu olduğunu nasıl söylersin?” diye itiraz ettiler. Bu soru üzerine Allah Teâlâ Resul’üne vahyetti:

“Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmran, 59)

Hz. Peygamber ekledi: “Buna göre Hz. İsa’nın babasız doğması onun ilah olduğunu göstermez!”

Hıristiyan din adamları bu cevaptan memnun kalmadılar ve tartışmayı sürdürmek istediler. Bunun üzerine Allah bir kez daha Resul’üne vahyetti:

“Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: ‘Gelin oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı; nefislerimizi ve nefislerinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.’” (Âl-i İmran, 61)

Hz. Peygamber, “Eğer söylediklerimi (okuduğum ayetleri) kabul etmiyorsanız benimle mübâhele edin! Eğer ben doğru isem Allah’ın laneti sizin üzerinize nazil olsun. Yok, eğer yalancı isem, lanet benim üzerime nazil olsun.” dedi.

Bunun üzerine ertesi gün Mescid-i Nebevi’nin kuzeydoğusunda, Medine dışındaki İcabe Mescidi’nin[3] yakınında bir mevkide mübâhele[4] etmek üzere ayrıldılar. Hıristiyan din adamları ikametgâhlarına gittiklerinde İmam Cafer es-Sadık’ın Kummî’nin Tefsir’inde naklettiği rivayetine göre aralarında şu konuşmalar geçmiştir:

“Eğer ümmetiyle gelirse mübâhele edelim; çünkü bu durumda onun peygamber olmadığı anlaşılmış olur. Ama eğer akrabalarıyla gelirse etmeyelim; çünkü kimse kadınının, oğlunun zararına olacak bir davranışta bulunmaz ve bu, onun davasında doğru olduğunu gösterir.”

Mübâhele Günü

Ertesi gün, 24 Zilhicce 9/3 Nisan 631 tarihinde[5], kalabalık bir topluluk hadiseyi izlemek için Medine dışında toplanmıştı.
Hz. Peygamber Medine’den çıktı. Üzerinde siyah kıldan yapılmış abası vardı. Hz. Hüseyin kucağındaydı, Hz. Hasan'ın elini tutmuştu. Hz. Fatıma babasının arkasındaydı, Hz. Ali de Hz. Fatıma’nın arkasından yürüyordu. (Bir başka rivayete göre Hz. Ali’nin elini tutmuştu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin önde yürüyordu; Hz. Fatıma ise babasının arkasından geliyordu.) Hz. Peygamber kararlaştırılan yere iki ağaçlık mesafe kalınca durdu. İki ağaç arasının temizlenmesini ve düzlenmesini istedi. Sonra abasını çıkarıp iki ağacın arasına serdi ve abasıyla yerde oturan Ehl-i Beyt’inin üzerini örttü. Kendisi ayakta durmuştu. Sol omuzu abanın altındaydı ve elindeki yaya yaslanmıştı. Sağ elini mübâhele için göğe kaldırdı ve “Allahım! Bunlar benim Ehl-i Beytim’dir!” diyerek Tathir ayetini (Ahzab, 33) okudu. Ardından Ehl-i Beyti’ne, “Ben dua edince siz âmin deyin!” buyurdu.

Bu esnada Hıristiyan heyeti etraftakilere Hz. Peygamber’in yanındakilerin kim olduklarını soruyorlardı. “Adam, amca oğlu, damadı ve vasisi; kadın da kızı Fatıma’dır. Çocuklar ise torunları Hasan ile Hüseyin’dir.” cevabını alınca korkuya kapıldılar.

Hz. Peygamber Necranlılara hitap etti:

“Bunlar oğullarım, kadınlarım ve nefsimdir. Siz de onların benzerlerini getirin de mübâhele edip Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim!”

Bu sözleri işiten Seyyid el-Eyhem’in, Uskuf Ebu Harise’nin ve Akib Abdülmesih’in benzi attı, dizleri titredi. Bir yandan da kendi aralarında konuşuyorlardı: Birisi, “Allah’a ant olsun onun oturuşu önceki peygamberlerin mübâhele merasimindeki oturuşunun aynıdır.” dedi. Biri diğerine, “Onunla mübâhele edelim mi?” diye sordu. Diğeri, “Zamanın peygamberiyle mübâhele eden büyük küçük herkesin helak olduğunu, zürriyetlerinin kesildiğini bilmez misin?” diye karşılık verdi. Uskuf Ebu Harise,“Ben öyle simalar görüyorum ki Allah’tan dağı yerinden oynatmasını isteseler Allah dualarını kabul eder. Sakın mübâhele etmeyin, yok olursunuz! Ağzından lanet kelimesi çıkarsa biz bir daha asla ailemizin yanına dönemeyiz.” dedi. Hz. Peygamber’in şartlarını kabul edip bir barış anlaşması yapılmasını istediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a ant olsun eğer sizinle mübâhele etmiş olsaydım, bu çölün tamamı ateşle dolar, siz de derhal helak olurdunuz.”

Necran heyeti, Münzir b. Alkame’yi anlaşma metnini hazırlamakla görevlendirdi. Hz. Peygamber’in huzuruna çıkan Münzir Müslüman oldu. Hz. Peygamber de Hz. Ali’yi anlaşma metnini hazırlamakla görevlendirmişti. Hz. Ali anlaşmayı nasıl hazırlaması gerektiğini sorunca Hz. Peygamber bütün yetkiyi Hz. Ali’ye bırakarak, “Sen karar ver!” buyurdu.

Ertuğrul Ertekin

kaynaklar: Ali Mamurî, “Berresi-i Tarihî-i Ayet-i Mubâhele ve Baztabha-yi Kelamî-i ân”, Şia-şinasî, Sayı: 19, 1386, s. 85-100; Cafer Subhanî, “Tahkik-i Peyramun-i Sal, Mah ve Ruz-i Mubâhele”, Mekteb-i İslâm, Yıl: 23, Sayı: 9, 1362, s. 35-39; Enise Askerî, “Teemmulî der Mubâhele”, Ulum-i İslâmî, Sayı: 7, 1386, s. 49-68; Louis Massignon, “Mübâhele”, İslâm Ansiklopedisi (MEB), 1971, c. 8, s. 777-778; Muhammed Sadık Necmi, “Mescidu’l-icabe ya Mescid-i Mübâhele”, Mikat-ı Hac, Sayı: 41, 1381, s. 112-130; Mustafa Fayda, “Hz. Muhammed’in Necranlı Hıristiyanlarla Görüşmesi ve Mübâhele”, Ankara Üniversitesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, 2, 1975, s. 143-149; Mustafa Fayda, Mübâhele; Ömer Faruk Harman, “Fârân”; Sıddık Ünalan-Hakan Öztürk, “Hz. Muhammed’in Hıristiyanlarla Yapmış Olduğu Diplomatik Münasebetlerin Evrensel Boyutu”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 12, Sayı: 2, 2007, s. 11-31; Zehra Emirayî-M. Cevad Rızayîreh, “Ayet-i Mubâhele ve İmamet-i Ali (as)”, Pejuheşha-yi Edyanî, Sayı: 1, 1392, s. 103-120.

[1] “Rab Sina’dan geldi, Seir’den (Filistin dağları) doğdu, Paran dağından parladı.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 33/2) ifadesi, İslâmî kaynaklarda Hz. Muhammed’in geleceğinin müjdelenmesi olarak yorumlanmakta ve şu şekilde açıklanmaktadır: Rabbin Sina’dan gelmesi Hz. Musa ile konuşması, Seir’den doğması Hz. İsa’ya İncil’i indirmesi, Paran dağından parlaması da Hz. Muhammed’e (s) Kur’ân-ı Kerim’i inzal etmesidir. Daha fazla bilgi için bkz. Ömer Faruk Harman, “Fârân”.
[2] Kaynakların belirttiğine göre Peygamber Efendimiz bu soruya hemen cevap vermemiş, kısa bir müddet sonra da Âl-i İmran Suresi’nin ilk seksen ayeti nazil olmuştur. Bu ayetlerde Hıristiyanlık hakkında bilgi verilmekte, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişine Hz. Âdem’in annesiz ve babasız olarak yaratılışı örnek gösterilmekte, daha sonra da mübâhele ayeti yer almaktadır.
İcabe Mescidi
[3] İcabe Mescidi (Mescidü’l-icabe), Hz. Peygamber hayattayken yapılmıştır. Bu mescitte kıldığı namazın ardından uzunca bir süre dua eden Hz. Peygamber, duasında dilediği üç şeyden ikisine icabet olunduğunu bildirmiştir. Mescidin adı bu yüzden İcabe Mescidi’dir. Bu mescid, Evs kabilesinin bir boyu olan Beni Muâviye b. Malik b. Avf kabilesinin topraklarında bina edildiğinden Beni Muâviye Mescidi olarak da bilinir. Şiî hacılar mübâhele hadisesi İcabe Mescidi’nin yakınında gerçekleştiğinden bu mescide Mübâhele Mescidi demekte ve bu mescide özel bir teveccüh göstermektedirler.
[4] Arapçada “b h l” kökünden türeyen mübâhele sözcüğü; “bırakmak, terk etmek” ve “lanet etmek, nefret etmek” anlamlarına gelir. Terim anlamında mübâhele sözcüğü, “tartışmadan sonra muhalif taraf için Allah’ın lanet ve azabının nazil olmasını dilemek” anlamındadır. Mübâhele hadisesiyle ilgili ayetlerin ve bunların nüzul sebebinin incelenmesinden mübâheleye konu teşkil eden hususun dinî mahiyette olduğu ve şahit, belge gibi maddî delillerle ispatının mümkün bulunmadığı anlaşılmaktadır.
[5] Mübâhele hadisesinin hangi gün meydana geldiği hakkında farklı görüşler vardır. Genel kabul gören görüşe göre hadise, 24 Zilhicce 9/3 Nisan 631 tarihinde gerçekleşmiştir.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Ehl-i Beyt'in Şanında Nazil Olan Ayetler: Tathir Ayeti



Ehl-i Beyt Ayet-i Kerimesi
Celî sülüs
Sami Efendi, 1327/1909
Uğur Derman’ın “Sami Efendi’nin üslubunun şahlandığı” eseri sözleriyle nitelediği celî sülüs hatla yazılmış, orijinalinde iki satır olan bu hat levhasında Sami Efendi’nin veya hat levhasının fotoğrafını yayımlayan[1] Uğur Derman’ın “Ehl-i Beyt Ayet-i Kerimesi” şeklinde adlandırdığı Ahzab Suresi’nin "Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” meâlindeki 33’üncü ayet-i kerimesi yazılıdır.

Şiî literatürde Tathir (Temizleme) Ayeti diye isimlendirilen ayet-i kerimenin nüzul sebebine dair aynı mazmunda üç rivayet nakledilmiştir. Söz konusu rivayetlerde Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti'ni abasının altında aldığı bildirildiğinden, ayet-i kerimenin doğrudan muhatapları olan On Dört Masum'un ilk beşi, Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, "Abâ Ailesi" anlamında, “Âl-i Abâ” ve “Âl-i Kisâ” şeklinde anılır olmuştur. Ayrıca, Arapçada, “Aba Altındaki Beşli” anlamında “Hâmisu Âl-i Abâ” ve “Tertemiz Beşli” anlamında “Hamse Tayyibe” kullanımları da mevcuttur. Farsçada ise aynı anlamlara gelen “Pence-i Âl-i Abâ”, “Penç Ten”, “Penç Ten-i Âl-i Abâ” gibi tabirler yaygın olarak kullanılmaktadır.[2] “Pence-i Âl-i Abâ” Anadolu Alevileri arasında da yaygınlaşmış bir kullanımdır ve artık Türkçeye girmiştir.

Ayet-i kerime, Ehl-i Beyt’in faziletlerini beyan eden önemli bir ayettir ve tarih boyunca mezhepler ve fırkalar arası itikadî ve kelamî münazaralarda çokça gündeme getirilmiş, tartışılmıştır. Ayet-i kerimenin nüzul sebeplerine dair Sünnî hadis mecmualarında yer alan üç hadisin tercümesi şöyledir:

Ümmü Seleme’nin rivayeti: 
“Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” ayeti nazil olunca Hz. Peygamber, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırarak onları abası ile örttü. Ali ise biraz arkadaydı; onu da abasının altına aldıktan sonra, “Allah'ım işte bunlar benim Ehli Beyt'imdir! Onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz yap,” buyurdu. Ümmü Seleme “Ey Allah Resulü! Ben de onlarla beraber miyim?” diye sorunca Hz. Peygamber, “Sen yerinde kal, sen hayır üzeresin buyurdu.[3]

Âişe’nin rivayeti: 
Hz. Peygamber, seher vaktinde evden dışarı çıktı. Üzerinde  siyah çizgili, yün abası vardı. Sonra Hasan yanına geldi; onu abasının altına aldı. Biraz sonra Hüseyin geldi; onu da abasının altına aldı. Biraz ardından Fatıma geldi; onu da abasının altına aldı. En son Ali geldi; Hz. Peygamber onu da abasının altına aldıktan sonra, ‘Ey Ehl-i Beyt! Allah, ancak ve ancak sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor,” buyurdu.”[4]

Ayetin nüzul sebebiyle ilgili bir başka rivayet ise şöyledir:

Ravi, “Gördüğüm bir şeyi sana haber vereyim mi?” diye sorunca, “Evet!” dedim. Bunun üzerine ravi anlatmaya başladı: Ben Hz. Fatıma’nın evine gittim, Hz. Ali’yi sordum. Hz. Peygamber’in yanına gittiğini söyledi. Oturdum, bekledim. Nihayet Hz. Peygamber, yanında Ali, Hasan ve Hüseyin ile birlikte, geldi; her birinin elini kendi elinin içine almıştı. İçeri girdi; Ali ile Fatıma'yı önüne oturtup, Hasan ile Hüseyn'i kucağına aldı. Sonra abasıyla onları örterek, “Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” ayetini okudu ve “Al­lahım! işte bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir,” buyurdu.[5]

Ertuğrul Ertekin

[1] Uğur Derman, Ömrümüm Bereketi I, İstanbul 2011, s. 74.
[2] Leyla Huşengî, “Penç Ten”, Danişname-i Cihan-i İslâm; Hamid Algar, Âl-e Abâ, Iranica.
[3] Muhammed b. İsa Ebu İsa Tirmizî, Sünen, neşr: Muhammed Ebu Zehre-Ahmed İnaye, Beyrut 1426, s. 886, hadis no: 3205, s. 1031, hadis no: 3787, s. 1048, hadis no: 3871; Muhammed b. Abdullah Ebu Abdullah Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek ale's-Sahihayn, neşr: Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut 1422, c. 2, s. 451, hadis no: 3558.
[4] Müslim b. el-Haccac Ebu'l-Hüseyin el-Kuşeyrî en-Nişaburî, Sahih, neşr: Muhammed Fuad Abdülbaki, Beyrut (ty.), c. 4, s. 1883.
[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, neşr: Şuayb el-Arnaut, Kahire (ty.), c. 1, s. 330, c. 4, s. 107, s. 6, s. 292.