Kerbela Şehidleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerbela Şehidleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2014 Salı

İmam Hüseyin'in (as) Şehadeti


Kerbela Savaşı
XIX-XX. yüzyıl, Kaçarlar dönemi
Brooklyn Müzesi
Ömer b. Sa’d, ordusuna saldırma emri verdi. Hicrî 61 yılının Muharrem ayının dokuzuncu gününün (9 Ekim 680) akşamı vuku bulacak ilk saldırı, İmam Hüseyin’in (as) isteği üzerine ertesi güne ertelendi.[1] 

Dokuzuncu günün akşamı İmam Hüseyin, aile efradını ve ashabını etrafına toplayarak, “Yarın savaş olacak. Ben sizleri gecenin karanlığından istifade edip burayı terk etmekte özgür bırakıyorum. Düşman benim peşimde; beni ellerinde tuttukları sürece sizinle bir işleri olmaz. Siz vazifenizi yerine getirdiniz.” dedi.

İmam Hüseyin’in bu sözleri üzerine ashabı, “Ey Peygamber’in oğlu! Allah’a ant olsun ki canlarımızı senin yolunda feda etmedikçe senden ayrılmayız.” dediler.

İmam Hüseyin onlar için Allah’a dua etti. Sonra düşmanın arkadan saldırmasını önlemek için ashabına çadırları birbirlerine yaklaştırmaları, çadırların arka tarafına hendek kazıp içini odunla doldurmaları talimatını verdi.[2] 

Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes köşesine çekilip namaz kıldı, Allah ile münacat etti. Bazı rivayetlerde onların dua fısıltıları, arıların vızıltısına benzetilmiştir.[3] 

10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Cuma günü, Âşura Günü, sabah namazından sonra Ömer b. Sa’d, ordusunu düzene soktu; Ömer b. Haccac’ı ordunun sağına, Şimr’i soluna yerleştirip Urve b. Kays’ı süvarilerin, Şebes b. Ribî’yi ise piyadelerin başına geçirdi. Sancağı kölesi Zeyd’e verdi.[4] 

Diğer tarafta İmam Hüseyin, otuz iki atlı ve kırk piyadeden oluşan ordusunu düzene sokuyordu. Züheyr b. Kayn’ı birliğin sağ tarafına, Habib b. Muzahir’i sol tarafına yerleştirmişti. Sancağı kardeşi Ebulfazl Abbas’a verip ashabıyla birlikte çadırların önünde düşmana karşı durdu. Savaş başlamadan önce İmam Hüseyin içi odunla doldurulan hendeklerin tutuşturulmasını istedi.

Bu esnada Şimr, İmam Hüseyin’e, “Ateşe girmekte acele mi ediyorsun?” deyince İmam Hüseyin, “Sen ateşe girmeye daha layıksın!” dedi. Müslim b. Avsece, İmam Hüseyin’den okuyla Şimr’i nişan almak için izin istedi ama İmam Hüseyin, “Savaşı başlatan taraf olmak istemiyorum,” diyerek onun bu isteğini geri çevirdi.[5] 

İmam Hüseyin, savaş başlamadan önce Büreyr b. Hudayr’dan bir konuşma yaparak düşman ordusunu uyarmasını istedi. Büreyr konuşmasında Kûfelilere hitaben şöyle dedi:

“Hz. Muhammed’in (s) nesli aramızdadır. Onlar Peygamber’in zürriyeti, soyu, çocukları, Ehl-i Beyti’dir! Onlardan ne istiyorsunuz?”

“İbn Ziyad’ın hükmüne teslim olmaları,” cevabını alınca şöyle devam etti: “Geldikleri yere geri dönmelerini kabul etmez misiniz? Acaba siz, onların sizin mektuplarınız üzerine buraya geldiklerini unuttunuz mu? Yahudilerin, Hıristiyanların, Mecusîlerin faydalandıkları sudan onları men mi ediyorsunuz? Peygamberinizin nesline kötü davranıyorsunuz ya Allah da sizi kıyamet gününde susuz bıraksın.”

Karşı taraftan Büreyr’in sözlerini alaya alan birtakım sesler duyuldu.[6] 

Sonra İmam Hüseyin, Kûfelilere hitaben bir konuşma yaptı: “Ben sizlerden gelen mektuplar üzerine buraya geldim. Benden Kûfe’ye gelmemi, Muhammed (s) ümmetini ıslah etmemi istediniz. Sizin davetinize uyup gelmişken kanımı dökmeniz uygun düşer mi? Ben Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Hamza, Abbas, Cafer benim amcalarım değiller mi? Hz. Peygamber’in kardeşimle benim hakkında buyurduğu ‘Hasan ile Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir.’ sözünü duymadınız mı?”

Ardından, düşman ordusundakilerle birer ikişer görüştü; onlara yazdıkları mektupları, kendisinin kim olduğunu hatırlattı ama onlar anlamazlıktan geldiler.[7] 

İmam Hüseyin’in sözlerini işiten kadınlar ve çocuklar ağlamaya başladı. İmam Hüseyin, kardeşi Ebulfazl Abbas’tan onları teskin etmesini istedi. Bu konuşma, İmam Hüseyin’in Kûfelilere hitaben yaptığı en uzun konuşmaydı. İmam Hüseyin, daha sonra da Kûfelilere hitaben kısa ve uzun birçok konuşma yaptı.[8] 

Konuşmaların ardından iki ordu karşı karşıya geldi. Artık savaş kaçınılmazdı; İmam Hüseyin, İbn Ziyad’a teslim olmayacağını kesin bir dille ifade etmişti: 

“İbn Ziyad benden ölümü veya zillet[le boyun eğmey]i kabul etmemi istiyor. Bilin ki zillet bizden uzaktır.”

Savaşın kaçınılmaz hâle gelmesiyle İbn Ziyad’ın ordusunda bulunan Hür b. Yezid, ruhî bir buhran yaşamaya başladı. Hz. Hüseyin’in yanına gitti, “İçimde bir şeyler koptu. Artık ben senin yolunda canımı feda etmek istiyorum. Acaba bu tövbemin kabul olmasını sağlar mı?” dedi. Hz. Hüseyin ona tövbesinin kabul olacağını, artık dünyada ve ahirette hür bir insan olduğunu söyledi.[9] 

Savaş, Ömer b. Sa’d’ın attığı okla başladı. Oku attıktan sonra övünçle “Ubeydullah’ın yanında ilk oku benim attığıma dair tanıklık edin.” diye bağırdı.[10] 

Ok atışıyla başlayan savaş göğüs göğüse çarpışmalarla devam etti. Hz. Hüseyin’in ashabı birer ikişer şehid oldu. Savaş iyice şiddetlenmişti. İbn Ziyad’ın ordusu önce sağ taraftan, sonra sol taraftan İmam Hüseyin’in birliğine saldırdı. İmam Hüseyin’in birliği onları ok yağmuruna tuttu; birkaçı öldü, birkaçı yaraladı. Bu sırada İmam Hüseyin’i cehennemle müjdeleyerek öne doğru atılan Abdullah b. Cevze, İmam Hüseyin’in bedduasıyla atından düştü, ayağı atın terkisine takıldı, yerde sürüklendi, hendeğin içine düşüp yanarak öldü. Bu olayı gören Mesruk b. Vail, İbn Ziyad ordusundan ayrılıp İmam Hüseyin’in tarafına geçti. [11] 

Hz. Hüseyin’in ashabı birer ikişer savaş meydanına çıkıp şehid oldu. Önce, İmam Hüseyin’in yolunu kesen, daha sonra onun tarafına geçen Hür de bu çarpışmalar esnasında karşı taraftan birkaç kişiyi öldürüp şehid oldu.[12] 

Savaş, Âşura Günü’nün öğle ezanına kadar devam etti. Öğle namazı vakti girdiğinde İmam Hüseyin, İbn Ziyad ordusundan savaşa ara vermelerini istedi. Karşı taraftan Husayn b. Temim: “Sizin namazınız kabul olmaz!” diye bağırınca Habib b. Muzâhir: “Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inin namazı kabul olmaz da sizin namazınız mı kabul olur?” dedi. Bunun üzerine Husayn b. Temim ile Habib b. Muzâhir arasında başlayan çatışma Habib’in şehid olmasıyla son buldu. İmam Hüseyin geri kalan ashabıyla birlikte cemaat namazı kıldı. Namaz kılarken İmam Hüseyin’i düşman oklarından korumak için önünde duran Said b. Abdullah Hanefî, okların birinin hedefi olup şehid düştü.[13] 

Gitgide İmam Hüseyin’in ashabının sayısı azalıyordu. Kalanlar düşmanla göğüs göğüse çarpışmaya güç yetiremediklerinden İmam Hüseyin’in etrafını sarıp düşmana karşı onu savunuyorlardı. Onlar da şehadet şerbetini içince İmam Hüseyin’in aile efradı savaş meydanına çıktı. İmam Hüseyin’in aile efradından on altı kişi Kerbelâ’da şehid oldu: Ali Ekber lakabıyla anılan Ali b. Hüseyin, Abdullah b. Ali, Osman b. Ali, Abbas b. Ali, Muhammed b. Ali, Ebu Bekir b. Ali, Kasım b. Hasan, Abdullah b. Hasan, Abdullah b. Hüseyin, Avn b. Abdullah b. Cafer-i Tayyar, Muhammed b. Abdullah b. Cafer, Abdurrahman b. Akîl, Cafer b. Akîl, Abdullah el-Ekber b. Akîl, Muhammed b. Müslim b. Akîl, Abdullah b. Müslim b. Akîl ve Muhammed b. Ebi Said b. Akîl.[14] 

Aile efradının da şehid olması üzerine İmam Hüseyin yalnız kaldı. Atının üzerindeyken kucağına süt çocuğu Ali Asgar lakaplı Abdullah b. Hüseyin’i verdiler. İmam Hüseyin oğlunu sevmeye başladı. O sırada düşmanın attığı bir ok, Ali Asgar’ın boğazına isabet etti, başını bedeninden ayırdı. İmam Hüseyin oku çocuğun boğazından çıkardı, kanı üzerine sürdü, avucunu kanla doldurup havaya savurdu. Sonra da Ali Asgar’ı kardeşlerinin yanına bıraktı.[15] 

İmam Hüseyin savaşçı istedi; recez okuyarak atını meydana sürdü. Kılıç sallıyor, düşman askerlerini bir bir yere seriyordu. Bu sırada Şimr, piyade ve süvarilerden oluşan bir grup askerle çadırların üzerine yürüdü. Savaş sırasında İmam Hüseyin’i çadırlardan uzaklaştırmışlardı. İmam durumu fark edince, “Ey Süfyanoğulları! Dininiz yok, Araplığınızı da mı unuttunuz. Ben burada sizinle savaşırken siz aileme mi saldırıyorsunuz.” dedi. İmam’ın bu sözleri üzerine Şimr, adamlarına geri dönmelerini emretti. Art arda İmam Hüseyin’e saldırıyorlardı.

İmam Hüseyin çok susamıştı. Birden atını Fırat’a doğru sürdü. Askerler ona engel oldular. Ebu’l-Hanuk adında biri İmam Hüseyin’i okla alnından vurdu. İmam Hüseyin bir yandan vücuduna saplanan okları çıkarıyor, bir yandan savaşıyordu. Bulunduğu durumu Allah’a şikâyet ediyor, Allah’tan intikamını almasını istiyordu. Bu sırada Husayn b. Numeyr’in attığı ok, İmam Hüseyin’in ağzına isabet edince ağzından kan akmaya başladı. İmam Hüseyin bir yandan eliyle kanı temizliyor, bir yandan Allah’a hamdediyordu. O hâlde Fırat’a doğru yöneldi. Eban b. Darem taifesinden birisi: “Suya yaklaşmasına izin vermeyin!” diye bağırdı. İmam Hüseyin’in su içip güç toplamasından korkuyorlardı. Bir grup İmam Hüseyin ile suyun arasına geçti. İmam Hüseyin durdu, “Allah’ım onu susuzluktan öldür!” diye dua etti.  Ebanlı adam bir ok fırlattı. Ok, İmam Hüseyin’in ağzına isabet etti. İmam oku çıkarttı, ellerini göğe kaldırdı, “Allah’ım, Peygamberinin kızının oğluna yapılanları sana şikâyet ediyorum!” dedi. Bir süre sonra o adam susadığını söyleyip su istedi. Su içiyor ama bir türlü suya kanmıyordu. O kadar çok su içti ki sonunda karnı bir devenin karnı gibi çatladı, öldü.[16] 

İmam Hüseyin tek başınaydı ama kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu.  Bunun üzerine Şimr: “Ne bekliyorsunuz, öldürsenize!” diye bağırdı. Ordu her taraftan saldırıya geçti. İmam Hüseyin’e ilk yaklaşan Zur’a b. Şerik oldu. Elindeki kılıçla İmam Hüseyin’in sol omzuna bir darbe indirdi. İmam Hüseyin bir kılıç darbesiyle onu öldürdü. Başka birisi kılıcıyla sırtına vurdu. İmam Hüseyin yüzüstü yere düştü; kalkmak istiyor ama kalkamıyordu. Bu esnada Sinan b. Enes elindeki mızrağı İmam Hüseyin’in boğazına sapladı, sonra çıkarıp göğsüne vurdu. Ardından bir ok fırlattı. Ok, İmam Hüseyin’in boğazına saplandı. İmam Hüseyin tekrar yere düştü. Sonra oturdu, boğazına saplanan oku çıkardı; oluk oluk kan akıyordu. Ellerini akan kanın altına tuttu. Avucuna biriken kanı yüzüne, sakalına sürdü, “Hakkım gasp edilmiş, kanıma bulanmış bir hâlde Allah’ı mülâkat edeceğim.” dedi.

Bu sırada Ömer b. Sa’d, sağında duran bir adama: “Yazıklar olsun sana! Atından in de Hüseyin’i rahata kavuştur.” dedi. Atından inen Havlî b. Yezid, İmam Hüseyin’in başını bedeninden ayırmak istediyse de vücudunu saran titreme ona engel oldu. Bunun üzerine Sinan b. Enes atından indi, “Senin Peygamber evladı olduğunu; ana-baba yönünden herkesten üstün olduğunu bile bile başını bedeninden ayıracağım!” diyerek kılıcını indirdi.[17] 

İmam Hüseyin şehid olduğunda bedeninde otuz üç mızrak, otuz dört kılıç yarası vardı.[18] Yezid’in askerleri, İmam Hüseyin’in üzerindeki elbiseleriyle eşyalarını yağmaladılar: Esved b. Hanzala veya Felafes en-Nahşelî kılıcını aldı. Caune b. el-Cune veya İshak b. Harbe el-Hazremî İmam Hüseyin’in gömleğini soydu, çopur hastalığına yakalanan el-Cûne veya Harezmî’nin oracıkta vücudundaki tüyler döküldü. İmam’ın içine giydiği elbiseyi alan Ebhar b. Ka’b felç oldu. Çizmesini çıkarıp ayağına giyen Ebhar b. Amr el-Curmî veya Esved b. Halid yere yığılıverdi, ömrünün sonuna kadar da ayağa kalkamadı. Becdel b. Selim el-Kelbî, yüzüğünü almak için İmam’ın parmağını kesti. Cabir b. Yezid Avdî veya Ahnes b. Mursid, İmam Hüseyin’in sarığını çıkarıp başına dolayınca cüzam hastalığına yakalandı, bir başka rivayete göre delirdi. İmam’ın Betrâ adındaki zırhını Ömer b. Sa’d aldı. Kays b. Eş’as da İmam’ın kadife elbisesini aldı.[19] 

Sonra Ömer b. Sa’d, askerlerine, “Hüseyin’in cesedinin üzerinde at koşturmak için kim gönüllü olur?” dedi. Altı veya on kişi öne çıktı. Atlarına binip dörtnala İmam Hüseyin’in mübarek naaşının üzerinde gidip geldiler. İmam Hüseyin’in cansız bedeni paramparça oldu, kemikleri kırıldı.[20] 

Bu olaylar olurken kızıl bir bulut ortalığı sardı, gök karardı. Ortalık toz duman olmuştu, göz gözü görmüyordu. Allah’ın azabının başladığı, azabın hemencecik ineceği hissine kapıldılar. Bir zaman sonra karanlık kayboldu. İmam Hüseyin’in atı Zülcenah, bir o yana bir bu yana koştu, sonunda gelip İmam’ın başucunda durdu, yüzünü İmam’ın kanlı yüzüne sürdü. Sonra çadırlara doğru ilerleyip çadırların etrafında koştu. Atın sesini duyan kadınlarla çocuklar İmam Hüseyin’in geri döndüğü düşüncesine kapılarak çadırlardan dışarı çıktılar ama atın kan revan içinde olduğunu görünce ağlamaya başladılar.[21] 

Şimr ve beraberindekiler, kadınların çadırlarına doğru ilerliyordu. Büyük küçük demeden herkesi esir alıp çadırlardaki eşyaları yağmaladılar. Bu sırada İmam Hüseyin’in hasta olduğu için savaşamayan oğlu Ali b. Hüseyin’i gören Şimr, kılıcını çekip onu öldürmek istediyse de Ömer b. Sa’d engel oldu.

Daha sonra Ömer b. Sa’d, İmam Hüseyin’in başını Havlî b. Yezîd ve Hamîd b. Müslim Ezdî eşliğinde İbn Ziyad’a gönderdi. Kendileri de ertesi gün veya iki gün sonra, yanlarında İmam Hüseyin’in yetmiş iki sahabîsinin kesik başlarıyla esir aldıkları kadınlarla ve çocuklarla birlikte, Kûfe’ye doğru yola koyuldular.[22] 

Havlî b. Yezîd, İmam Hüseyin’in başını İbn Ziyad’a götürmekle görevlendirilmişti. Öğleye doğru Kûfe’ye ulaştığında doğruca İbn Ziyad’ın sarayına gitti, sarayın kapıların kapalı olduğunu gördü. Bunun üzerine İmam Hüseyin’in başıyla birlikte evinin yolunu tuttu. Eve vardığında Hz. Hüseyin’in başını tandırın içine koydu, yatağına uzandı. Karısı ona: “Neyin var?” diye sorunca şöyle cevap verdi: “Artık sana hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayacağın günler getirdim. İmam Hüseyin’in başı şimdi seninle aynı evde!” Bunu duyan karısı, Allah’a ant olsun artık seninle aynı odada kalmayacağım, deyip yerinden kalktı, dışarı çıktı. Bu esnada Havlî diğer karısıyla meşguldü. Kadın dışarı çıkınca gördüklerini şöyle tasvir eder: “Allah’a ant olsun semadan aşağıya doğru inen, etrafında bembeyaz kuşların uçuştuğu nurdan bir sütuna benzeyen bir şey gördüm.”[23] 

Ertuğrul Ertekin

[1] Taberî, Tarih, Farsçaya çev.: Ebûl-Kâsım Pâyende, Tahran, 1362, VII, 3013; Dîneverî, Ahbârü’t-Tıvâl, Farçaya çev.: Mahmûd Mehdevî Dâmğânî, Tahran, 1364, 302; İbn A’sem, el-Futûh, Farsçaya çev.: Muhammed b. Ahmed Müstevfî Herevî, neşr: Gulamrıza Tâbâtâbâî Mecd, Tahran, 1380, 901; İbn Tâvûs, Kerbelâ Şehidlerinin Ardından [el-Luhûf], çev.: Cafer Bayar, İstanbul 2014, 57.
[2] Taberî, age., VII, 3014-7; Dîneverî, age., 302; İbn A’sem, age., 899; Ya’kûbî, Tarih, Farsçaya çev.: Muhammed İbrâhîm Ayetî, II, 181; İbn A’sem, age., 896-9; İbn Miskeveyh, Tecâribü’l-Ümem, neşr: Ebû’l-Kâsım İmâmî, Tahran, 1366, II, 69; İbn Tâvûs, age., 58.
[3] İbn A’sem, age.; 901; İbn Tâvûs, age., 61.
[4] Taberî, age., VII, 3020; Dîneverî, age., 302; İbn A’sem, age., 902.
[5] Taberî, age., VII, 3022-5; Dîneverî, age., 302; İbn A’sem, age., 902-3.
[6] İbn A’sem, age., 902;
[7] Taberî, age., VII, 3025; İbn A’sem, age., 903; Ya’kûbî, age., II, 181.
[8] Bu konuşmaların tamamını biz burada nakledemiyoruz. İmam Hüseyin’in Kûfelilere yazdığı mektuplar ve onlara hitaben yaptığı konuşmalar hakkında daha fazla bilgi için bkz: Taberî, age., VII, 3022-5; İbn Tâvûs, age., 62-6; Harrânî, Tuhefu’l-Ukûl, çev.: Fahrettin Altan, İstanbul, 1996, 485-6.
[9] Dîneverî, age., 303; İbn A’sem, age., 904-5; İbn Tâvûs, age., 67.
[10] Taberî, age., VII, 3029; İbn A’sem, age., 903-4; İbn Tâvûs, age., 65.
[11] Taberî, age., VII, 3032-3; İbn A’sem, age., 899.
[12] Taberî, age., 3039; İbn A’sem, age., 904-5.
[13] Taberî, age., 3043-4; İbn Tâvûs, age., 72.
[14] Taberî, age., VII, 3052-6; Dîneverî, age., 303-4; İbn A’sem, age., 905-7; Mes’ûdî, Murucuz’u-Zeheb, Farsçaya çev: Ebû’l-Kâsım Pâyende, Tahran, 1345, II, 66; Ebû’l-Ferec İsfehânî, Makâtilü’t-Tâlibîn, neşr: Ahmed Sakir, Kahire, 1949, 80-94; İbn Tâvûs, age., 73-7, 80.
[15] İbn A’sem, age., 908; Ya’kûbî, age., II, 181-2.
[16] Taberî, age., VII, 3056-7; İbn A’sem, age., 909-10.
[17] İbn Tâvûs, age., 82-3. İmam Hüseyin’in nasıl şehid edildiğine ilişkin rivayetlerin ayrıntılarında küçük farklılıklar göze çarpmaktadır. Taberî olayı şöyle nakleder: “İmam Hüseyin, Zur’a b. Şerîk’in vurduğu darbeyle sarsıldı. Bu esnada Sinan b. Enes, mızrakla İmam Hüseyin’e saldırdı. İmam Hüseyin yere düşünce Havlî b. Yezîd ona, ‘Başını bedeninden ayır!’ dedi. Sinan yapmak istedi ama yapamadı. Bunun üzerine Havlî b. Yezîd atından inip İmam Hüseyin’in başını bedeninden ayırdı.” (bkz: Taberî, age., VII, 3061) Dîneverî ise şöyle nakleder: “İmam Hüseyin elini siper yapınca kılıç elini parçaladı. O esnada Sinan b. Enes, elindeki mızrakla İmam Hüseyin’e vurdu. İmam Hüseyin aldığı darbeyle yere düşünce Havlî b. Yezîd atından inip İmam Hüseyin’in başını bedeninden ayırmak istedi, ama elleri titreyince geri çekildi. Bunun üzerine kardeşi Şibl b. Yezîd atından indi, İmam Hüseyin’in başını bedeninden ayırıp kardeşi Havlî’ye verdi.” (bkz: Dîneverî, age., 304-5) İbn A’sem’in rivayeti ise şöyledir: “Dört bir yandan kılıç ve mızraklarla İmam Hüseyin’e saldırdılar.  Zur’a b. Şerîk denilen melun İmam’ın sol eline bir kılıç darbesi indirdi. Amr b. Halife el-Cuafî denilen başka bir bedbaht arkasından yaklaşıp kılıcıyla İmam’ın mübarek omzuna vurdu. Sinan b. el-Enes dedikleri üçüncü melun, İmam’ın göğsüne mızrakla vurdu. Salih b. Vehb el-Muzennî denilen dördüncü melun mızrağını İmam’ın böğrüne sapladı. İmam atından düştü, doğruldu, göğsündeki mızrağı çıkardı; oluk oluk kan akıyordu. Ellerini açıp akan kanın önünde tuttu; avuçları kanla dolmuştu. Avucundaki kanı yüzüne, saçlarına sürüyor, ‘Saçım, sakalın kan içinde olduğu hâlde dedemin yanına gideceğim!’ diyordu. İmam’ı o hâlde gören Ömer b. Sa’d, askerlerine,’Ne duruyorsunuz! Başını bedeninden ayırsanıza,’ dedi. Ebresli Nasr b. Hareşe es-Sananî atından indi. İmam’a yaklaştı, mübarek sakalını tuttu. İmam’ın başını bedeninden ayırmak istiyordu. İmam Hüseyin, ‘Sen rüyamda gördüğüm şu Ebresli köpek misin?’ buyurdu. Nasr, ‘Bana nasıl hitap ediyorsun!’ deyip kılıcını İmam’ın boğazına dayadı. Kılıcı sürüyor ama kılıç kesmiyordu; kuvvetlice bastırmaya başladı. Bu sırada İbn Sa’d öfkelendi. Yanında duran Havlî b. Yezîd el-Esbahî melununa, ‘Git Hüseyin’in işini bitir!’ dedi. Havlî atından inip Allah’ın elçisinin oğlunun, Ali’nin gözbebeğinin, Fâtıma’nın gönül neşesinin başını bedeninden ayırdı.” (bkz: İbn A’sem, age., 910-1)
[18] Taberî, age., VII, 3061; Mes’ûdî, age., II, 66; İbn Tâvûs, age., 85.
[19] İbn A’sem, age., 911-2; Taberî, age., VII, 3062; İbn Tâvûs, age., 85.
[20] Taberî, age., VII, 3064; Mes’ûdî, age., II, 66; İbn Tâvûs, age., 88;
[21] İbn A’sem, age., 912.
[22] Taberî, age., VII, 30624; Dîneverî, age., 304-5; İbn A’sem, age., 912-3 (İbn A’sem, İmam Zeynelabidin’i (as) öldürmek isteyen Şimr’e, Humeyd b. Müslim’in engel olduğunu, İbn Sa’d’ın İmam’ın mübarek başını Buşeyr b. Mâlik ile İbn Ziyad’a gönderdiğini, Yezîd askerlerinin ise ertesi gün Kûfe’ye hareket ettiğini yazar); Ya’kûbî, age., II, 182; İbn Tâvûs, age., 95 vd.
[23] Taberî, age., VII, 3064-5.

3 Kasım 2014 Pazartesi

Kerbela Şehidleri: Müslim b. Akîl'in Oğulları



Müslim b. Akîl'in iki oğlu Fırat kıyısında
Britanya Müzesi

Müslim b. Akîl’in iki oğlu, Muhammed ile İsmail’in hikâyesi Arapça, Farsça ve Türkçe Maktel-i Hüseyinlerde sıkça işlenmiş bir konudur. 

Tarih kaynaklarında ilk defa Taberî (ö. 310) bu olaydan söz etmiştir. Taberî’nin rivayetine göre, Kûfe’ye getirilen esirler arasında bulunan Müslim’in iki oğlu, Tay kabilesinden bir adama sığınmış, adam da çocukları öldürüp başlarını İbn Ziyad’a götürmüştür. İbn Ziyad ise karşılığında adamın boynunun vurulmasını ve evinin yıkılmasını emretmiştir.

Konuyla ilgili ilk ayrıntılı rivayeti Şeyh Sadûk (ö. 381) nakletmektedir. Şeyh Sadûk’un el-Emali’sinde ( 19. Meclis, 2. Hadis) geçen bu rivayete göre Muhammed ile İsmail, İmam Hüseyin’in (as) şehadetinden sonra Kerbelâ’da esir alınmışlardır.[1] Rivayetin devamı şöyledir:

Ubeydullah b. Ziyad, iki çocuğun[2] hapse atılmasını, iyi yiyeceklerin ve soğuk suyun onlardan esirgenmesini emretti.

İki çocuk günlerce hapiste kaldı; onlara akşamdan akşama iki dilim arpa ekmeği ile bir testi su veriliyordu. Bu şekilde bir yıl geçti. Biri öbürüne, “Kardeşim!” dedi, “Bir süredir burada kapalı kaldık, ömrümüz heba oluyor, bedenimiz çürüyor. En iyisi bu akşam muhafız geldiğinde ona kendimizi tanıtalım. Belki kalbi yumuşar, bize acır da ekmeğimizi suyumuzu çoğaltır. Belki de bizi salıverir.”

Akşam oldu, yaşlı muhafız ekmekle su getirdi. Küçük olan muhafıza, “Ey yaşlı adam!” dedi, “Muhammed’i (s) tanır mısın?”
“Nasıl tanımam Muhammed’i” dedi yaşlı adam, “O, benim peygamberimdir.”
“Peki, Ebu Tâlib’in oğlu Cafer’i tanır mısın?”
“Nasıl tanımam Cafer’i! Allah ona iki kanat verdi; kanatlarıyla cennette meleklerle birlikte istediği yere gidebilir.”
“Peki ya Ebu Tâlib’in oğlu Ali’yi tanır mısın?”
“Ali’yi nasıl tanımam! O, Peygamber’in amca oğlu ve kardeşidir.”

Bunun üzerine çocuk, “Ey yaşlı adam!” dedi, “Biz, Peygamberin Muhammed’in ailesinden, Ebu Tâlib’in oğlu Akîl’in oğlu Müslim’in çocuklarıyız. Bir yıldır elinde esiriz ve sen bize çok kötü davranıyorsun!”

Muhafız üzüldü, utandı, yaptıklarını affettirmek için çocukların ayaklarını öperek, “Size kurban olayım!” dedi, “Ey Peygamberin soyu! Artık zindanın kapısı sonuna kadar açık, nereye isterseniz gidebilirsiniz.”

Sonra onlara iki dilim arpa ekmeğiyle bir testi su verip kaçış yolunu gösterdi. “Geceleri yol alın, gündüzleri saklanın.” diye de tembihledi.

İki çocuk hapisten çıkıp gecenin karanlığında yola koydular. Sonra bir yaşlı kadının evine vardılar. Kapıyı çalıp, “Biz iki garip çocuğuz, yol iz bilmeyiz.” dediler, “Bizi bu gece misafir et, sabah olunca gideriz.”

Yaşlı kadın, “Canlarım!” dedi, “Bana kendinizi tanıtın bir, siz miskten de güzel kokuyorsunuz!”
“Biz Peygamber ailesindeniz,” dediler, “Ubeydullah’ın elinden kaçtık.”

Yaşlı kadın, “Canlarım!” dedi, “Benim kötü bir damadım var, Ubeydullah yanlısıdır. Sizi görmesinden ve kim olduğunuzu öğrendikten sonra sizi öldürmesinden korkarım.”

“Biz bu geceyi senin evinde geçirelim, sabah erkenden gideriz.” dediler.

Yaşlı kadın çocuklara yemek çıkardı. Yemeği yediler, yataklarına geçtiler. Küçük olan büyüğüne, “Yanıma gel!” dedi, “Bu gece beraber yatalım. Ölümün bizi ayırmasından korkuyorum!”.

İki çocuk sarılıp uyudu. Gecenin bir vakti yaşlı kadının damadı kapıyı gürültüyle çaldı. Yaşlı kadın, “Kim o?” diye seslendi, “Damadın!” diye böğürdü öteki. “Neden bu kadar geciktin?” dedi yaşlı kadın.

“Açsana be kadın!” dedi öteki, “Yorgunluktan ölüyorum!”.
“Neden, bir şey mi oldu?” diye sordu kapının ardından yaşlı kadın.
“İki çocuk Ubeydullah’ın hapishanesinden kaçtı. Vali, onlardan birinin kellesini getirene bin dirhem ödül verecek!” dedi damadı. “İkisinin kellesini getirene iki bin dirhem verecek. Onları aradım durdum ama yazık ki bulamadım.”
“Allah Resulü’nden kork!” dedi yaşlı kadın, “Kıyamet günü sana düşman olur!”
“O ikisini bulup dünyada keyif sürmek lazım!” dedi ödül arzusuyla yanıp tutuşan damadı
“Ahireti olmayan dünyanın ne faydası var?” diye karşılık verdi yaşlı kadın.
“Sen onları koruduğuna göre,” dedi damadı, “Nerede olduklarını biliyorsun sanki! Seni valiye götürmek gerek!”
“Valinin yaşlı başlı kadınla ne işi olacak!” dedi yaşlı kadın.
“Aç kapıyı da dinlenip sabah erkenden tekrar aramaya çıkayım.” dedi damadı.

Yaşlı kadın kapıyı açtı, adam içeri girip bir köşeye kıvrıldı. Gecenin ilerleyen saatlerinde iki çocuğun sesini duydu. Kalktı, aramaya başladı. Çocukların olduğu yere yaklaşınca uyanık olan, “Sen de kimsin?” diye sordu. “Ben ev sahibiyim, asıl sen kimsin?” dedi adam. “Korktuğumuz başımıza geldi!” diyerek kardeşini uyandırdı çocuk.

“Sana doğruyu söylersek bize aman verir misin?” diye sordu çocuklar.
“Evet!” dedi adam.
Allah, Peygamber adına yemin ettirdikten sonra, “Biz,” dediler, “Peygamberin Muhammed’in soyuyuz. Can korkusuyla Ubeydullah’ın elinden kaçtık.”

Taş kalpli adam çocukların kim olduğunu anlayınca sevinçten havaya uçtu. “Ölümden kaçıp ölüme sığındınız!” dedi, “Sizi elime düşüren Allah’a hamdolsun!” Sonra iki yetimin ellerini, ayaklarını bağladı. Çocuklar geceyi elleri, ayakları bağlı halde geçirdiler.

Sabah erkenden adam Felih adındaki siyahî kölesini çağırdı. “Bu iki çocuğun başlarını vur,” dedi, “Sonra da bana getir. İbn Ziyad’a götüreyim de alayım ödülümü.”

Köle kılıca davrandı, çocukları önüne kattı. Fırat’ın kıyısında öldürecekti çocukları. Evden uzaklaştıklarında çocuklardan biri, “Ey köle!” dedi, “Sen Peygamberin müezzini Bilal’a benziyorsun.”
Felih, “Bana sizi öldürmem emredildi,” dedi, “Ama doğrusu kimsiniz, bilmiyorum.”
“Biz Peygamber soyundanız,” dediler, “Can korkusuyla İbn Ziyad’ın elinden kaçtık. Yaşlı kadın bizi misafir etti, şimdiyse o adam bizi öldürmek istiyor.”

Köle onları öldürmekten vazgeçti. “Canım size feda olsun ey Peygamberin çocukları!” dedi, “Allah Resulü Muhammed’in kıyamet günü bana düşmanlık beslemesini istemem!” Sonra kılıcını atıp kendisini Fırat’ın sularına bırakıp kaçtı. Kaçarken sahibine, “Ben, sen Allah’a itaat ettikçe senin emrindeyim, Allah’ın emrine karşı geldiğinde ben seninle olmam!” diyordu.

Bunun üzerine adam oğlundan iki çocuğu Fırat’ın kıyısında katletmesini istedi. Oğlu da çocukların Peygamber soyundan olduklarını öğrendiğinde babasına karşı çıktı.

Adam kendisi dışında kimsenin bu işe kalkışmayacağını anlayınca kılıcı eline alıp iki çocuğu Fırat’ın kıyısına götürdü. Çocuklar kılıcın keskinliğini görünce ağlamaya başladılar. “Bizi pazarda sat! Muhammed’in (s) kıyamette sana düşman olmasını istemezsin ya!” dediler.
“Kellerinizi İbn Ziyad’a götürüp ödül alacağım.” dedi adam.

Bir rivayette bu esnada adamın karısının geldiği ve “Bu iki yetimi bırak. Ubeydullah’tan almayı arzuladığın şeyi Allah’tan iste! Allah karşılığında sana Ubeydullah’ın verdiğinin mislini verir.” dediği geçmektedir. Ancak bu sözler de fayda etmedi.

Çocuklar iltimas edip ricacı oldular. Allah’a, Resulü’ne kasem verdiler. Ama fayda etmedi. Neticede adamdan birkaç rekât namaz kılmak için izin istediler. “Namazın size faydası yok ya yine de kılın istediğiniz kadar.” dedi kalbi kararmış adam.

Çocuklar dört rekât namaz kıldıktan sonra gözlerini göğe diktiler ve haykırdılar: “Ya Hay! Ya Hakim! Ya Ahkeme’l-hâkimîn! Onunla bizim aramızda sen hüküm ver!”

Sonra adam yerinden kalktı. Önce büyük olanın başını kesip bir bez parçasına sardı. Bu esnada küçük olan ağabeyinin kanını üstüne başına sürüyor, “Ağabeyimin kanına bulanmışken Allah Resulü’ne kavuşmak istiyorum!” diyordu.

Adam, “Sorun değil, seni ona kavuştururum!” deyip çocuğun başını kesti ve kesik başı aynı bez parçasına sardı. Sonra da iki kardeşin bedenlerini Fırat’a attı.

Adam ödülünü almak için alelacele İbn Ziyad’ın yanına gitti. İbn Ziyad kesik başları görünce üç kez yerinde kalktı, oturdu. Sonra, “Nerede buldun onları?” diye sordu.

Adam kıssayı anlatınca taş kalpli İbn Ziyad, “Onların misafirlik hakkını hiçe mi saydın?” diye sordu. “Evet” dedi adam. “Son sözleri neydi?” diye sordu bu kez İbn Ziyad. “Ellerini açtılar,” dedi, “Sonra da ‘Ya Hay! Ya Hakim! Ya Ahkeme’l-hâkimîn! Onunla bizim aramızda sen hüküm ver!’ dediler.”

İbn Ziyad, “Eğer çocukları canlı getirseydin sana ödülün iki mislini verirdim. Ama şimdi o iki çocuğun bedduası tutacak ve Allah onlarla senin aranda hakkaniyetle hüküm verecek.” dedi ve hâziruna dönüp “Bu soysuzun işini kim bitirmek ister?” diye sordu.

Şamlı bir adam, “Ben!” diye karşılık verdi.

“Onu bu iki çocuğu öldürdüğü yere götür ve boynunu vur!” dedi İbn Ziyad, “Ama sakın onlarınkiyle bunun kanı birbirine karışmasın. Sonra da kellesini bana getir.”

Ve Şamlı adam emri yerine getirdi. Onun başını mızrağa takıp sokaklarda gezdirdiler. Çocuklar kesik başını taş yağmuruna tutup “Allah Resulü’nün çocuklarını öldüren budur işte!” diyorlardı.
 
Müslim b. Akîl'in iki oğlunun makamı
1896
Şeyh Sadûk’tan sonra Müslim’in oğullarının kıssasını nakleden müellif, Maktelü’l-Hüseyin’i yazan Havarizmî’dir  (Harizmî) (ö. 568). Harizmî’nin rivayeti ile Şeyh Sadûk’un rivayeti arasında birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklardan bazıları şöyledir: Harizmî rivayetinde çocukların Cafer-i Tayyâr’ın çocukları olduğu, isimlerinin Muhammed ve İbrahim olduğu, Kerbelâ’daki İbn Ziyad’ın askerlerine ait çadırdan kaçtıkları geçmektedir. Şeyh Sadûk’un rivayetinde katil ödül arzusuyla çocukları öldürürken, Harizmî’nin rivayetinde katil babalarına ve Hz. Muhammed’in (s) Ehl-i Beyti’ne düşman olduğu için çocukları öldürür. Ayrıca, Harizmî katili öldüren adamın adının Nadir olduğunu yazar ve Nadir’in cesedi Fırat’a attığını, ancak nehrin cesedi kabul etmediğini; bunun üzerine İbn Ziyad’ın cesedin yakılmasını emrettiğini ekler.[3]

Ertuğrul Ertekin

[1] Rivayetten İmam Hüseyin’le birlikte Kerbela’ya geldikleri anlaşılmaktadır. Ancak Şeyh Sadûk, öldürülmekten nasıl kurtuldukları ve Kûfe’ya kadar ne şekilde gittikleri hakkında bilgi vermemektedir. Tarih kaynakları da bu konuda sessizdir. Bununla birlikte, Riyazü’l-ahzan’ın müellifi Kazvinî, Hüseyin Vaiz Kaşifî’nin Ravzatü’ş-şüheda’sını kaynak göstererek, Muhammed ile İsmail'in babaları Müslim b. Akîl ile birlikte Kûfe’ye gittiklerini ve burada Ubeydullah b. Ziyad tarafından esir alındıklarını ileri sürmektedir. Fakat tarih rivayetlerinde, Müslim’in akrabalarını, ezcümle oğullarını, yanına aldığına dair bir ifade bulunmamaktadır.
[2] Taberî ve Şeyh Sadûk çocukların isimlerini zikretmez. Harizmî ise isimlerinin Muhammed ve İsmail olduğunu yazar.
[3] el-Havarizmî, Kerbela Olayı, çev. Yusuf Eğinç, İstanbul 2010, s. 305-307.

2 Kasım 2014 Pazar

Kerbela Şehidleri: Ali Asgar

Ali Asgar, İmam Hüseyin'in kollarında
Muhammed Han Deştî, Devazdeh Bend
İran Meclis Kütüphanesi
Abdullah Ali Asgar, İmam Hüseyin’in (as) en küçük oğludur. Annesi, İmriü’l-Kays b. Adiy’in kızı Rübab’dır. Medine'de doğmuştur. Kerbelâ’da şehid olduğunda altı aylık olduğu rivayet edilmiştir.

Tarihçi Yakubî (ö. 292/905’ten sonra), rivayetinde, İmam Hüseyin’in Kerbela’da dünyaya gelen bir oğlundan da söz etmektedir. Bu bebeğin adının Abdullah olduğunu söyleyen Yakubî’ye göre bebek, o esnada altı aylık olan Ali Asgar’ın küçük kardeşidir.

Yakubî’nin rivayetine göre İmam Hüseyin, Âşura Günü savaş meydanına gitmek için atına bindiğinde, kadınlar, birkaç dakika önce dünyaya gelen bir bebeği kucağına verdiler. İmam Hüseyin de bebeğin kulağına ezan okudu. Bu esnada bebek, boğazına isabet eden bir okla şehid oldu. İmam Hüseyin oku bebeğin boğazından çıkarıp kanını üzerine sürdü ve “Vallahi ey bebek, sen Allah katında Salih’in dişi devesinden daha değerlisin. Deden de Allah katında Salih’ten daha değerlidir!” buyurdu.

Bu rivayeti yorumlayan şarihler, İmam Hüseyin’in bu sözünü şöyle şerh etmişlerdir: “Nasıl ki Allah Salih Peygamber’in dişi devesini öldüreni helak ettiyse bu bebeği öldüreni de helak edecektir.”

Sonra İmam Hüseyin bebeğin naaşını oğullarının ve yeğenlerinin naaşlarının yanına yatırdı.

Bu rivayeti Yakubî dışındaki tarihçiler ve maktel müellifleri nakletmemiştir. Öte yandan İmam-ı Zaman’dan (af) nakledilen Nahiye-i Mukaddese Ziyareti’nde yalnızca tek bir bebekten söz edilmiştir. O  da, altı aylıkken şehid edilen Abdullah’tır.

“Babasının kucağında katledilen süt çocuğu, bebek Abdullah b. Hüseyin’e selam olsun!”

Abdullah ile Ali'nin farklı iki bebek mi, yoksa aynı bebek mi olduğu konusunda tarihçi Resul Caferiyan şöyle bir yorumda bulunur: “Kerbela'da büyük ihtimalle tek bir bebek vardı. Adının Ali olarak zikredilmesinin nedeni, büyük babasının adına teyemmün ve teberrüktür. Aynı zamanda Abdullah ismine sahip olması da mümkündür. Nitekim neseb âlimi Amrî (V./XI. yüzyıl) İmam Hüseyin'in Ali adında iki oğlu olduğunu nakleder: Ali Ekber ve Ali Asgar (İmam Zeynelabidin).

Abdullah Şiîler arasında Ali Asgar diye tanınmaktadır.

*
Ali Asgar’ın ne şekilde şehid olduğu konusunda dört farklı rivayet bulunmaktadır.

Birinci rivayet:
10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Âşura Günü, İmam Hüseyin, kılıç sallamaktan yorgun düşmüş halde çadırının kıyısına çöküp oturmuştu. Sonra küçük oğlu Ali Asgar’ı getirdiler. İmam Hüseyin bebeği dizine oturtmuş, öpüp kokluyordu. Bu esnada Esed Oğullarından biri bir ok fırlattı ve ok bebeğin boğazını deldi. İmam Hüseyin bebeğin boğazından akan kanı avucuna aldı, havaya savurup, “Rabbim! Nusretini bizden aldıysan, bize daha hayırlısını ver ve intikamımızı şu zalimlerden al!” dedi.

İkinci rivayet:
İmam Hüseyin, 10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Âşura Günü, düşman askerleriyle çarpışmak için savaş meydanına doğru hareket etmişken Hz. Zeyneb (as) kucağında Ali Asgar’la çadırından dışarı çıktı. İmam Hüseyin’e bebeğin üç gündür su içmediğini hatırlatıp, bir damla olsun su talep etmesini istedi.

İmam Hüseyin bebeği kucağına alıp düşmana seslendi:

“Ey topluluk! Şiîlerimizi ve Ehl-i Beytimizi öldürdünüz, geride sadece bu bebek kaldı. O da susuzluktan dudaklarını emiyor. Ona bir yudum su verin!”

Bu esnada bir düşman askerinin yayından fırlayan ok, bebeğin boğazına isabet etti. Bunun üzerine İmam Hüseyin şöyle dedi:

“Allahım! Önce yardım vaadiyle bizi çağıran, sonra bizi öldüren bu toplulukla bizim aramızda sen hüküm ver!”

Üçüncü rivayet
Ebu Mihnef şöyle rivayet eder: “İmam Hüseyin çökmüş, oturmuştu (ayakta duracak, çarpışacak gücü kalmamıştı), bir bebek ona doğru geldi. İmam Hüseyin bebeği dizine oturttu. Bebeğin adının Abdullah olduğu söylenmiştir. Esed kabilesinden Ukbe b. Beşir bana anlattı: İmam Bâkır bana, ‘Esed Oğullarında bizim bir kanımız var.’ dedi. ‘Allah size rahmet eylesin, benim günahım nedir? Ve bu kan kimin kanıdır?’ dedim. İmam Bâkır, ‘Hüseyin’in bebeği ona doğru gelip kucağına oturdu. O esnada siz Esed Oğullarından biri bir ok fırlatıp bebeği öldürdü. İmam Hüseyin kanı avuçladı, havaya serperken: Allahım! Bize nusretini göndermedin, bunu hayırlı bir yerde sakla ve intikamımızı zalimlerden al! dedi.”

Dördüncü rivayet
İbn A’sem’in (ö. 320/932’den sonra) naklettiği sahih kabul edilen rivayet ise şöyledir:

10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Âşura Günü, İmam Hüseyin, İmam Hasan’ın yadigârı Kasım’ın cansız bedenini oğlu Ali Ekber’in naaşının yanına yatırdıktan sonra haykırdı:

“Resulullah’ın haremini savunacak kimse yok mu? Ehl-i Beyt hakkında Allah’tan korkan bir muvahhid yok mu? Allah’a ümit bağlayıp bize sığınma verecek kimse yok mu? Allah’a ümit bağlayıp bize yardım edecek kimse yok mu?”

Ali Asgar'ın şehid düştüğü makam
Kerbela
İmam Hüseyin’in bu sözlerini duyan kadınlar ve çocuklar ağlaşmaya başladı. Sonra İmam Hüseyin, Hz. Zeyneb’den (sa) en küçük oğlu Ali Asgar’ı getirmesini istedi: “Oğlumu getir de vedalaşayım!” Hz. Zeyneb bebeği ağabeyine verdi. İmam Hüseyin bebeği kucakladı, öpmek istedi. Tam o esnada Hermele b. Kahilî bir ok fırlattı. Ok bebeğin boğazını deldi. İmam Hüseyin kız kardeşine bebeği almasını söyledi. Sonra iki avucunu bebeğin boğazından akan kanla doldurup, kanı havaya savurdu. Şöyle dedi:

“Başıma gelenlere tahammül etmek benim için kolay; çünkü her şey Allah’ın mahzarında oluyor!”

İmam Muhammed Bâkır (as) Ali Asgar’ın kanının bir damlasının bile yere düşmediğini rivayet etmiştir.

İmam Hüseyin kılıcının kabzasıyla bebeğe küçük bir mezar kazmış, cenaze namazı kıldıktan sonra onu toprağa vermiştir.

*
Boşnak fakih, şair ve sufî şeyhi Asaf Durakovic, Kerbela Destanı'nda, Ali Asgar’ın şehadetini şöyle anlatır:

Üç günden beri boğazından ne süt ne su geçti yavrumun
Azıcık can gelsin ona, Allah rızası için verin bir yudum
Şayet kendim için istediğimi düşünüyorsanız suyu
Ellerinizle içiresiniz diye ona, size emanet edebilirim oğlumu
Rabbim karşılıksız bırakmaz yapılan hiçbir hayrı, zerre kadar dahi olsa
İstemez misiniz amel defterinize yazılsın son bir hayır daha

Düşman saflarında bir huzursuzluktur baş gösterdi bu sözler işitilince
Lanet üstüne lanet yağdırıyordu bazı askerler İbn Sad ve Yezid’e
İsyandan korkan İbn Sad, döndü taş kalpli bir zebella olan Hermele’ye
Ve ona şu emri verdi: Yayınla ve okunla karşılık ver Hüseyin’in isteğine
Hermele bir an tereddüt etmeden koyuldu oku yaya yerleştirmeye
Üç başlı çatallı okun hedefe ulaşması bir oldu yayın kirişinin titremesiyle

O sipsivri ok delip geçti Hüseyin’in mübarek kolunu
Sonra saplanıp büktü Ali Asgar’ın narin boynunu
Yavrunun minicik yüzü titredi hafif bir tebessümle
O yavru işte bu tebessümle bıraktı kendini ebedî istirahata
Tam bu esnada titreyen zemini yarıp çıkan bir ses yükseldi feleğe
Dedi: Ya İmam, nasıl dayanırım bu masumun kanının dökülmesine

Ali Asgar’ın boynundan akan kanlar ağarken göğe
Gök gürleyerek dedi: Ya İmam, nasıl dayanırım bu olup bitenlere
Böyle bir ağırlığı taşıyamazdı zira yüklense bütün gökkubbe bile
İşte böyle ağır bir yükün altına girmişti şahit olanlar bu hadiseye
Hüseyin, Ali Asgar’ın kanına bulanmış elleriyle dokundu yüzüne
Ve kaldırdı ne eminin ne arşın taşıyabildiği bu yükü tevekkülle

Sonra oğlunun naaşını annesinin kollarına bıraktı Hüseyin
Kılıcıyla bir mezar kazıp o ufacık bedeni çöle defnetmek için
Farkındaydı, yaratılıştan beri var olagelen bütün şerlerin
Yavrusunun ölümüne sebep olan büyük öfkeye dercedildiğinin
Allah katında kurtuluş ümidi kalmamıştı artık Yezidlerin
Kendilerine verilen son fırsatı da ellerinin tersiyle ittikleri için[1]

Ertuğrul Ertekin

kaynak: Allame Seyyid İbn Tavus, Kerbela Şehitlerinin Ardından, çev. Cafer Bayar, İstanbul 2014, s. 86-87; Ebu Mihnef, Kerbela Vakıası, çev. Nuri Dönmez, İstanbul 2010, s. 193; Resul Caferiyan, Teemmulî der Nehzet-i Âşura, Kum 2007, s. 135-137; Seyyid Asgar Nazımzade Kummî, Ashab-ı İmam Hüseyin (as), Kum 2011, s. 194-202.
[1] Asaf Durakovic, Hüseyin Kerbela Destanı, çeviri: Öykü Sezer, İstanbul 2013, s. 86-87.